26 Şubat 2009 Perşembe

Take me to the other side - 2

Sayın Okuyucu! Bu bir devam hikayesidir, önce

Take me to the other side - intro
ve
Take me to the other side - 1 'i okumalısın!

Geçen iki yıl ne Azrail’i ne de İblis’i değiştirmişti ama içinde bulundukları odada ufak tefek farklar göze çarpıyordu. İblis’in makamının etrafında duran uyarı levhalarındaki artış bunların arasında en belirgin olanlardı. "Alper Tunga ölmüştür. Lütfen sormayınız." yazılı levhanın yanına, "Şeytan çıkarma ayinleri kat’i surette yasaktır", "Acil durumlar için 666 ‘yı tuşlayın" ve "Zebani kadrosuna başvuruda bulunmak için müraacaatlar Dante’ye" gibi ikazlar bulunan başka tabelalar eklenmişti. Azrail, tek tek hepsine göz attı ve İblis’e sordu:

- Bu 666 işi nedir Tanrı aşkına?
- Hiçbir fikrim yok. İnsanlar benimle özdeşleştirmiş ama nedenini bilmiyorum. Ben demiştim, ben söylemiştim deyip duran adam var ya.
- Nostradamus?
- Hah evet o. Ona sordum, dünyanın sonu falan dedi. Ben de düşündüm, dünyanın varıp geleceği son nokta burası olacağına göre, kendi odama hat çektirdim.
- İlginç bir fikir. Yine de yanlış biliyor olabileceğin ihtimalini düşünmelisin. Kutsal kitaplardan birinde geçiyor olmasın?
- Sen dalga mı geçiyorsun benimle? Okumadım ki hiçbirini?
- Sen iflah olmazsın İblis.
- Teşekkür ederim.
- Rica ederim!
- Baksana, söylesene, sen okumuşsundur, hatta hepsini ezbere bildiğine eminim. Benden bahsediyor mu?

Azrail sıkkın bir tavırla gözlerini devirdi. Bu hareketi İblis’in gözünden kaçmamıştı.

- Kıskanıyorsun! Benim adım seninkinden daha çok geçiyor diye kıskanıyorsun! Hahahaha!

Azrail sırıttı. Diğer bütün meleklerin içinde gülümsediği zaman en az İblis kadar ürpertici olabilen tek melek oydu.

- Belki sadece senin "ölüm" ü kıskandığın kadar İblis. Ölüm kadar tanınırım ben.
- Doğru, doğru ama ben de "ceza" kadar bilinirim. Ayrıca bu, kutsal kitaplarda adımın seninkinden daha fazla geçtiği gerçeğini değiştirmiyor!
- Sen busun işte, incelikleri kavrayamıyorsun. Benim diğer adım ölümdür. Ve kutsal kitaplar ölümden sıklıkla bahseder İblis. Üstelik senin adından önce, ölüm gelir.

İki düşmanın 5 dakikadan fazla başbaşa kalması, kaçınılmaz bir çekişmeye yol açmıştı. İblis’in alaycılığı ve Azrail’in sabrı hemen hemen aynı anda öfkeye dönüşmüştü. Darwin, bir kere daha tam zamanında odaya dalarak biri düşmüş iki meleğin kıyasıya girişeceği mücadeleyi başlamadan bitirdi. Her ikisi de başlarını çevirip, geniş kanatlı yüksek kapıdan giren Darwin’e ve yanında getirdiği baygın adama baktılar.

İşte ne olduysa o anda oldu. İki melek de feryadı bastı.


- Oğlum!!! Yavrummmm!!!
- Yüce Tanrım sen bizi bağışla, bu da nesi böyle!

Azrail inanamaz gözleri yuvalarından fırlamış bir şekilde İblis’in masasının arkasına sığınmıştı. İblis ise tam aksi yöne atılarak Marilyn Manson’u kucaklamaya çalışıyordu. Durumun vehametini çarçabuk idrak eden Darwin, ikisini de sakinleştirmesi gerektiğini biliyordu ama bunu nasıl yapacağı konusunda hiçbir fikri yoktu. Sonunda birşey yapmadan beklemeye, meleklerin kendine gelmesi için onlara zaman tanımaya karar verdi. Ne de olsa bu adamı ilk gördüğü zaman kendisinin de dili tutulmuş, 3 gün boyunca konuşamamıştı. Baygın durumda havada süzülen adama dakikalarca baktıktan sonra, ilk konuşan İblis oldu.

- Yine yanıldığını bildirmekten mutluluk duyarım Darwin. Bu da Michael Jackson değil! Bu benim oğlum!

Masanın ardından çıkmaya hiç niyeti olmadığı her halinden belli olan Azrail lafa karıştı.

- Saçmalama İblis, oğlun falan yok senin. Ama bir oğlun olduğunu bilseydim, onun kesinlikle bu olduğuna yemin edebilirdim. Her neyse, Charles’ın getirdiği adam Michael Jackson olabilir.

Darwin, Azrail ve İblis’in nihayet sakinleşmesine ve söz sırasının kendisine gelmesine sevindi.

- Başarısızlıkla sonuçlanan ilk denememden sonra uzun uzun araştırdım. Bu kez eminim. Karşınızda gördüğünüz bu adam Michael Jackson’dur! Evrim geçirmiş hali ile tabii.

Azrail çekinerek sordu:

- Eminsin değil mi Charles? Canını almam gereken adam bu mu?
- Evet evet, kesinlikle. Bu adamın Michael Jackson olduğuna dair inancım tam.

Tenis maçı seyreder gibi bir Azrail’e bir Darwin’e bakan İblis sinir küpüne dönmüştü.

- Onu size vereceğimi mi sanıyorsunuz? Oğlum o benim. Michael Jackson’mış pehh! Nereden biliyorsun Michael Jackson olduğunu? İspatla hadi!

Azrail şüpheyle dudaklarını büktü.

- Bunu söylemekten nefret ediyorum ama İblis haklı Charles. Elinde herhangi bir kanıt var mı?
- Şey, hayır ama...

Darwin’i bu zor durumdan kurtaran, aniden başlayıp ardı arkası kesilmeyen ısrarlı kapı vuruşları oldu. İblis kapıya doğru seslendi.

- Meşgulüm, daha sonra gelin.
- Efendimiz, çok hem de çok acil bir durum var.
- Acil olmayan tek bir şey söylesenize bana? Cehennemde herşey çok acil zaten. Meşgulüm dedim, sonra!
- Ama efendimiz!
- NEEE???
- Burada bir kadın var, Darwin’i içeri girerken görmüş, yanındaki adamı tanıdığını ve muhakkak görüşmesi gerektiğini söylüyor.
- Off, pekala, yolla içeri.

Kapı açıldı, içeri muhteşem bir sarışın girdi. Cehennem azabı kadının güzelliğinden hiçbir şey götürmemişti sanki. Vakur bir tavırla yürüyen kadın, odanın ortaında durdu ve içeridekileri zarif bir baş hareketiyle selamladı. İnce kemikli işaret parmağını, havada baygın olarak süzülen adama doğrulttu.

- Müthiş bir yanlış yapıyorsunuz beyler.

Dedi. Darwin hipnoza girmiş gibi kadına bakıyordu, çenesinden usul usul akan salyanın farkında değildi. Azrail iyice meraklanmıştı.

- Beyler mi? O da ne demek?

İblis, havada süzülen adama doladığı kollarını çözerek Azrail’e döndü.

- Bunlar böyle, ya kadın olacaksın ya erkek. Cinsiyetsizlikten haberleri yok. Mutlaka birinden biri olmak zorundasın. Yani en azından pek çoğu böyle.

Azrail, İblis’i boşverip aralarına yeni katılan bu sürpriz konuğa sordu:

- Hanımefendi, bu adamı tanıyor musunuz? Eğer tanıyorsanız bize kim olduğunu söyleyebilir misiniz lütfen?
- Tanımaz olsaydım. Adımı çaldı bu rezil! Tanrı aşkına bir şu sefilin haline bakın bir de benim güzelliğime. Hangi hakla, ne cüretle ismimi çalıyor? Bunun hesabını vermesi gerek. Hem de hemen!
- Adınız Michael mı hanımefendi?
- Michael mı? MICHAEL MI? Beni tanımıyor musun sen?
- Özür dilerim hanımefendi ama hayır. Canını aldığım bütün insanların isimlerini bilmiyorum. Hepsini aklımda tutmuyorum gereksiz geliyor.
- Hmm.. Sarışın sever misin diye sorsam? Ya da sıcak?

İblis küçük bir kahkaha attı.

- Sarışın esmer ayırdetmem, hepsine işkence etmekten zevk duyarım, ama sıcak sevmemek gibi bir seçeneğim yok değil mi?

Azrail sıkılmaya başlamıştı.

- Hanımefendi, lütfen bilmece gibi konuşmayı bırakın da, kim olduğunuzu söyleyin. Hala anlayamadıysanız bir kez daha açıklayayım, burası eskiden yaşadığınız dünyaya benzemez!
- Pekala off, Marilyn Monroe’yum ben. Yaşarken büyük bir oyuncuydum. Herkes bana hayrandı. Bu şapşal da hayranmış demek, adımı çalmış. Bunu duyduğumda deliye dönmüştüm. Hesabını sormaya yemin ettim. İşte şimdi karşımda duruyor ve... ama bu adam neden baygın?
- Marilyn mi? Adamın adı Marilyn mi? Charles! Bak hanımefendi ne diyor! Doğru mu bu Charles?

Ne yazık ki Darwin’in, Marilyn Monroe’yla aynı odada bulunmaktan beyni sulanmıştı. Ağzının kenarından süzülen salyaları toplama zahmetine bile girmeyerek transa geçmiş gibi "Marilyn!" dedi. Aslında Marilyn Monroe’nun dikkatini çekmeye çalışıyordu ama Azrail bu cevabın kendisine verildiğini sandı.

- Charles! Bu ikinci yanlışın! Yalnızca tek bir hakkın kaldı, bilmem farkında mısın? Bir dahaki sefer ya Michael Jackson’u getir ya da katlanarak sana geri dönen cezana hazırlan!

Ve birden yok oldu. İblis, Darwin’in getirdiği bu adamın oğlu olmadığı gerçeğiyle yıkılmıştı. Odada bulunan herkesi kapı dışarı etti. Yalnız kaldığında, sadece kendinin ve oğlunun bulunduğu bir alemin hayaliyle düşüncelere daldı. "Keşke bir oğlum olsaydı" diye mırıldanıyordu.

2 yorum:

İntihar Süsü dedi ki...

haha hepsini okumadım ama ilginç bir yazı olduğu fikrindeyim

Aslı Soylu dedi ki...

Vakit buldukça okuyunuz, uzun biraz :) umarım beğenirsin..