12 Aralık 2010 Pazar

tanrı misafiri

önce söz vardı. kulaktan kulağa taşınır, tanrıları birbirine düşürür, türlü türlü saçmalığa davetiye çıkarırdı. yunan'ı olsun, kelt'i olsun, tüm tanrılar dedikodu yapardı. her kültürde bir tufan hikayesinin olması, çoğu yaradılış öyküsünün benzer şekilde başlaması bu yüzdendir.

o zamanlar, daha insan icat edilmemişken, cennet günden güne güzelleşen bir bahçe, cehennem kendi yağıyla kavrulan minik bir ticarethaneydi. tanrı bütün günü bahçesinde düşünerek geçirir, yaratma isteğine göre domates, salatalık, maymun, kedi gibi canlılar ekip biçerdi. yarattığı her şey bir ihtiyacı karşılardı. ancak tanrı'nın amacı faydalı olmak değildi. yaratmak onun için bir hobiydi. bu nedenle, ortaya çıkardığı her şeyi, isteyenlere karşılıksız verirdi.

iyi bir tüccar olan şeytan ise tanrı'nın bu huyuna anlam veremezdi. tanrı sürekli inanılmaz şeyler yaratırken, ahlak anlayışı karşılıksız alımları kabul etmeyen şeytan, ondan bir şey istemeye tenezzül etmezdi. satama'dan* getirdiği eşyaları pazarlar, kendi çapında geçinip giderdi. ne var ki, şeytan'ın gözü, tanrı'nın yarattığı ilginç bir objedeydi. bizzat tanrı'dan almak yerine, takas edebilmesi için onu birilerine vermesini sabırsızlıkla bekliyordu. henüz kimsenin almak istemediği, ne işe yaradığını bile bilmediği bu obje bir telefon kulübesiydi. şeytan'a göre herkesin dedikodu ihtiyacını karşılayacak müthiş bir icat olmasına rağmen, şimdilik bahçenin güzelliğini bozmaktan başka bir işe yaramıyordu.

bir gün tanrı bahçesinde oyalanırken tuhaf bir şey yarattı. bu yaratık, bitkiler gibi uzundu ve dik duruyordu ama onların aksine hareket ediyordu. hayvanlar gibi gürültücü ve yumuşaktı ama onlar gibi tüylü değildi. oldukça biçimsizdi. çirkin bile sayılabilirdi. tanrı, yeni eseriyle iletişim kurmaya çalışırken, onun her şeye merakla baktığını, kafasını bir an başka yöne çevirdiğinde ise bir şeyleri kurcalamak için kaçtığını fark etti. "zaten beğenmemiştim, ne yaparsa yapsın" diyerek evine girecekken, bahçeden yükselen gürültü bundan sonra hayatın pek kolay geçmeyeceğinin habercisi oldu. gürültünün kaynağına gidip yaratığı bulduğu zaman karşılaştığı sahne endişe vericiydi. aptal yaratık ağaç dallarını birbirine sürterek ateş yakmış, hem hayvanları korkutmuş hem de bitkilere zarar vermişti. yangını söndürmek için ateşe taş, çiçek, tavşan, ne bulursa atıyor, bir anlamda güzelim bahçenin içine ediyordu. tanrı bir nefeste yangını söndürüp "ne yapıyorsun be adam?!" diye gürlediğinde durdu, " adam benim adım mı?" diye sordu.

- eeaaa... şey... evet. sanırım. (iç ses: yani... neden olmasın?)
- adam ne demek?
- şey demek... insan demek. (iç ses: insan ne .mına koyim, öyle yaratık ismi mi olur?)
- insan nasıl bir şey?
- sensin işte?
- kendimi göremiyorum ki. nasıl bir şeyim ben?
- ön ve arka ayakların var ama arka ayaklarının üstünde denge sağ...
- hiçbir şey anlamıyorum. nasıl bir şeyim ben?
- anlatıyorum işte, dinlersen...
- anlatmakla olmaz. nasıl bir şeyim ben?
- böyle işte gövden...
- böyle işte demekle olmaz. nasıl bir şeyim ben?
- ya işte düşünüyorsun, soruyorsun, konuşuyors...
- ya işte demekle olmaz. nasıl bi...

şımarık çocuğuna sinirlenen tanrı, adam'ın ağzına öyle bir tokat aşketti ki, bedeni bahçenin bir yanına uçarken, ruhu olduğu yerde kaldı. birbirlerinden bağımsız hareket etmeye başladılar. adam birken iki olmuştu. biriyle zor baş eden tanrı, bahçede koşuşturan, her şeyi kurcalayan iki veletle ne yapacağını şaşırdı. dinlenmek ve düşünmek için eve girdi. belki çocuklar bahçede birbirine göz kulak olur, aptal aptal sorularıyla birbirinin canını sıkardı. hatta sıkıntıdan birbirlerini öldürseler ne güzel olurdu.

-----------

şeytan oldukça yorucu bir gün geçirmişti. malların yüklemesinde aksaklıklar meydana gelmiş, sorun çözülene kadar şeytan dünyanın bir ucundan diğerine gitmek zorunda kalmıştı. dalgın bir zebaninin fatura adresini cehennem yerine cehennet olarak yazması sonucunda nakliyecilerin kafası karışmış, mallar araf'ta takılmıştı. bir sürü belgeyi yeniden düzenlemek, farklı masalarda imzalatmak, izinleri yeniden çıkarmak zorunda kalan şeytan çok sinirliydi. tüm sorun çözülüp evine ulaştığında bile sinirden yerinde duramıyordu. nereye saldıracağını bilemediğinden kendini temizliğe verdi. iki saat içinde pırıl pırıl bir evi, çözülmüş bir sorunu ve yorgunluktan tutulmuş bir sırtı olmuştu. kendisine bir kahve hazırladı, devasa koltuğuna yerleşti ve kitabına daldı.

aradan birkaç dakika geçmişti ki, kapısı çalındı. nakliyecilerin bahşiş için geldiğini düşünerek yerinden kalkmadı. bu adamlarla daha fazla uğraşmak istemiyordu. ama kapı ısrarla çalınıyor, gürültü de şeytan'ın sinirlerini en az nakliyeciler kadar bozuyordu. "adamı zorla kötü eder bunlar" diyerek kapıyı açtı.

karşısında kimseyi görememesine şaşırırken, bacaklarının arasından içeri giren kısa boylu yaratıkları fark etti. küçüklerdi, arka ayaklarının üstünde duruyorlardı, çok çirkin ve enerjik görünüyorlardı. evde saçma sapan koşuşurken biri kahve fincanını devirdi, diğeri kültablasıyla sehpayı çizmeye başladı. yeni düzenlenmiş dosyalar havalarda uçuşuyor, abaküsün boncukları misket gibi dağılıyordu. bir dakika içinde gerçekleşen karmaşa karşısında şeytan'ın ağzı hayretten bir karış açılmıştı. bu yaratıklar neydi ve kendisinden ne istiyorlardı? zarar artmadan harekete geçti ve iki yaratığı enselerinden tutup göz hizasına kaldırdı.

- kimsiniz ve benden ne istiyorsunuz?
- ben adam. tanrı misafiriyim.
- ben adam. tanrı misafiriyim.
- sen hiç de bile adam değilsin. adam benim. sen ancak hayvan olursun.
- sensin hayvan gerizekalı! ayrıca iğrençsin. ayrıca maymuna benziyorsun. ayrıca kokuyorsun. ayrıca...
- YETER!

yaratıklar ani gürleme karşısında korkmuş, kollarıyla bacaklarını kendilerine çekip top gibi olmuşlardı. elleriyle yüzlerini kapatıp saklanabildiklerini sanıyorlardı. bir çeşit tespih böceği olma ihtimalleri vardı. ama çok farklı görünüyorlardı. tanrı'nın bu kadar salak şeyler yaratması, bir de üstüne misafir olarak şeytan'a göndermesi inanılır gibi değildi. şimdi telefon kulübesi şeytan'da olsa hemen tanrı'yı arar, neler olduğunu öğrenirdi.

- sizi tanrı mı gönderdi şimdi?
- evet.
- neden?

yaratıklar hep bir ağızdan konuşuyor, ne söyledikleri anlaşılmıyordu.

- bir dakika. BİR DAKİKA! ne dediğiniz anlaşılmıyor. sırayla konuşun. adam, önce sen.

yaratıklar yine birlikte konuşmaya başladılar. şeytan önce isim sorununu çözmeye karar verdi.

- tamam. ikinize farklı isimler vereceğim, bundan sonra sizi böyle çağıracağım.
- ben adam olacağım!
- hayır, ben adam olacağım!
- ikiniz de adam değilsiniz. sen artık adem'sin. sen dee... hayva... havva ol sen de. tanrı seni neden gönderdi adem?
- salak olduğunu söylemem için.
- hayır, hırsız olduğunu söylemem için.
- hayır, hiç de bile! burada olsa ağzına bi tane çakarım dedi!
- bana ne?! bence malları da bokuma benziyor zaten dedi.
- LAĞN!

yaratıklar yine korkup susmuştu. şeytan'ın kafası karışmıştı. tanrı'nın neden ona salak ya da hırsız diyebileceğini anlamıyordu. ah o telefon kulübesi olsaydı... ama şeytan çok sinirlenmişti. tanrı, şeytan gibi dürüst bir tüccarı, hem de hiç alışverişleri yokken nasıl hırsızlıkla itham edebilirdi? nasıl başına bu iki belayı gönderebilirdi? şeytan bunun intikamını almak zorundaydı. hatta belki intikamla birlikte telefon kulübesini de alırdı. öfkeyle evden çıktı, elinde yaratıklarla tanrı'nın kapısına dayandı.

-----------

tanrı huzur içinde bahçesiyle ilgileniyordu. çocukları tamamen unutmuştu. şeytan elinde adem ve havva'yla geldiğinde büyük bir sorunla karşı karşıya olduğunu anladı.

- senin bu yaptığın komşuluğa sığmaz tanrı efendi!
- kusura bakma mirim, bahçeden kaçmışlar, kim bilir neler yapt... OYNAMA ONUNLA EVLADIM!
- iyi de komşum, yapıyorsun böyle, sonra salıyorsun sokağa! yapılacak şey mi b... ELLEME ONU ÇOCUĞUM!
- görüyorsun işte şeytancığım, bir an gözünü ayırsan yerl... ADAM, TOKADI YİYECEKSİN! ELLEME DEDİK!
- bu arada ben onlara adem'le havva dedim, senin için bir sakıncası var mı? OĞLUM! KONUŞTURMADIN İKİ DAKİKA!
- benim için yok da... sen şimdi onlara isim verdiğine göre... ŞŞT! GİDİN ŞU İLERİDE OYNAYIN! onların sahibi oldun.
- nasıl yani?
- yani onlar artık senin çocukların, senin sorumluluğundalar.
- yok öyle bir şey efendim! sen yarattın, sen bakacaksın! öyle tavşan gibi üretip sokağa atmak var mı? ayrıca evime verdikleri zararlar nedeniyle, tazminat olarak telefon kulübesini istiyorum.
- senin amacın belli zaten şeytan efendi! evine zarar vermeseler "çocuklarını getirdim, ödül isterim" diyecektin. seni bahçesine alanda kabahat!
- yok artık! arkamdan salak diyorsun, hırsız diyorsun, söyleyecek cesaretin olmadığından çoluk çocuğu gönderiyorsun! bu pısırıklıkla sen istesen de bakamazsın zaten onlara! sabi sübyanı senin eline bırakacağıma alır kendi evimde bakarım daha iyi! meymenetsiz!
- hırsızsın tabi! gelir gelmez telefon kulübesini istedin! şimdi de evlatlarımı almaya çalışıyorsun! sıkıyorsa al paçoz!
- ben var ya, onları da alacağım, çocuklarını da alacağım, sonsuza kadar bütün nesillerini evimde barındırıp senden koruyacağım! uyuz bahçen de telefon kulüben de sana kalsın, hepsini insan gibi yetiştireceğim! yapmazsam bana da şeytan demesinler!
- onlar sana gelmek isteyecek mi bakalım? adem, havva! beni mi daha çok seviyorsunuz şeytan'ı mı? adeeem? havvaaaa!
- al işte iki çocuğa sahip çıkamadın! neredeler kim bilir?
- asıl sen sahip çıkamadın! bir de yedi ceddini evimde besleyeceğim diyorsun!
- asıl sen...

-----------

tanrı, adem ve havva'ya ileride oynamalarını söylediği zaman çocukların bundan ne anlayacağını bilememişti. şu ilerinin ne olduğunu anlamayan yaratıklar az gitmiş, uz gitmiş, yıllarca yürüyüp dünyada bir yere yerleşmişti. tanrı ve şeytan'ın bitmek bilmeyen kavgaları sırasında büyümüşlerdi. bir ara amasya'da elma işine girmeyi düşündülerse de afrika kıtası'nda tarımın daha kolay olacağını fark edip taşınmış, ilk çocuklarını da burada yapmışlardı.

elma ağacı, bilginin keşfi, masumiyetin kaybolması, yılanın havva'yı baştan çıkarması gibi şeyler aslında hiç olmadı. ama adem'e sorarsanız pis pis sırıtıp "elbette havva'yı baştan çıkaran bir yılan vardı" diyecektir. belki başka bir hikayede.

* satama'nın neresi olduğunu merak edenleri wikipeia nahiyesine alırken, fikir için onur bilgi'ye teşekkür ederim.