rahmetlinin ardından konuşmak gibi olmasın ama pavarotti'nin cehennemde tutunamayacağı daha başından belliydi. bunun tek nedeni göbeği kadar büyük olan egosu değil, bizzat cehennem'deki tepelerle boy ölçüşebilecek büyüklükte olan göbeğiydi.
başta her şey lisede geçen tipik bir amerikan filmi tadında gelişti. okula gelen en yeni öğrenci olmanın getirdiği eziklik, aşırı kiloları ve yaşı ilerledikçe takmaya başladığı gözlüğüyle birleşince onu potansitel hedef haline getirdi. tabii pavarotti'nin kimliğiyle arasındaki sağlam bağ ona ezik değil, efsane, hatta lütuf gibi hissettiriyordu ama cehennem'in eski toprakları bunu tersine çevirmeye dünden hazırdı. tüm 3. sınıf korku filmlerinde olduğu gibi ilk ölen, şişman ve gözlüklü çocuk olacaktı.
pavarotti, cehennem'de krallar gibi ağırlanacağı düşüncesiyle mutlu ölmüştü. dünyanın en büyük seslerinden biri olarak biraz saygı bekliyordu. belki iblis'in ona cehennem'in anahtarını vereceğini düşünmemişti ama (ne de olsa kendisinden büyük bach vardı) en azından emrine verilecek, sağa sola koşturabileceği bir zebani hayal ediyordu. karşılaştığı manzara ise bundan çok farklıydı.
cehennem'deki şakaların lisede yenilere yapılanlardan en önemli farkı, biraz daha fazla vahşet içermeleriydi. sadece birazcık. örneğin pavarotti'nin karşılaştığı ilk şaka, cehennem'in kapısından içeri girerken kafasına düşen baltaydı. tabii devamındaki şakalar biraz daha acı vericiydi. ama üçüncü şakadan sonra pavarotti de cehennem'deki eğlence standartlarına uyum sağlamak için biraz çaba göstermeye başladı.
eğer pavarotti'nin egosu biraz daha küçük olsaydı, yani ta.ak oğlanı olmayı daha kolay kabullenebilseydi herkes onu birkaç bin yıl içinde rahat bırakacak, o da sonsuza kadar sürecek cezasını daha iyi koşulara çekebilecekti. ama kimliğine o kadar bağlı, hatta bağımlıydı ki, kendisini (ve hassas bölgelerini) sıkıştırıp italyan milli marşını tersten söylettikleri zaman bile detone olmamaya çalışıyordu. yaşarken onu efsane yapan sesinin mutlaka cehennem ahalisinden birileri için bir anlam ifade edeceğini ve kendisini kurtaracağını sanıyordu. elinde sesinden başka hiçbir şeyi yoktu. cehennem'de itibar kazanmasının ya da en azından tutunabilmesinin tek yolunun sesinden geçtiğine inanıyordu. pavarotti yanılıyordu. aslında kimliğini, ardından da umutlarını kapının dışında bırakabilseydi her şey daha kolay olacaktı.
yine de bir gün beklenen haber geldi. pavarotti cehennem'de de sanatını konuşturabilecekti.
--------------
iblis amy winehouse'la birlikte başlattığı ödeme sistemini sürekli bir uygulamaya dönüştürdüğünden beri, herkes kendisine bir iş bulmaya ve cehennem'de geçireceği süreyi kısaltmaya çalışıyordu. inşaat alanındaki meslekler hemen tükenmişti. pek çok kişi ellerindeki imkanlarla cehennem'i bir şantiye alanına çevirmiş, içinde kimsenin yaşayamayacağı binalar dikmeye başlamıştı. yine de bu iş zaman kazandırıyordu çünkü zebaniler bu alanları yeni işkence sistemleriyle donatıp kullanabiliyordu. mimarlar, mühendiseler, müteahhitler, ameleler, herhangi bir konunun ustaları, işkence aletlerini dizayn edip hayata geçirecek teknisyen ve tasarımcılar çoktan yeni işlerine başlamıştı. hiçbir vasfı olmayan insanlar bile cehennem'deki balgam havuzundan aldıkları sıvıları kazdıkları toprakla karıştırıp sıva yapabiliyordu.
muhasebecilik ise cehennem'e her gün eklenen milyonlarca ruh düşünüldüğünde daha uzun yıllar geçer akçe olmayı sürdürecekti. ama mesela aşçılık, cehennem'de hiçbir işe yaramayacak mesleklerden biriydi. koskoca cehennemde değil bir ot çeşidi, ateşlik odun dışında yemeye değer (ya da kusmadan yenilebilecek) hiçbir şey yoktu. insan eti de pişiremezlerdi çünkü ölü bir insanı yeniden öldürmek bile ceza sürelerini artıracak suçlar arasında sayılıyordu.
herhangi bir alanda sanatçı olmak, en iyi işlerden biri olmasa da az çok zaman kazandırıyordu. zebaniler yoğun geçen günlerinin ardından bir filmle veya sevdikleri bir müzikle dinleniyordu. örneğin cehennem'de en çok tutulan filmlerden biri hostel olmuştu. yeniden çevriminde sahneler daha gerçekçi ve oyunculuklar çok daha iyiydi.
pavarotti de kalbine seslenebileceği bir zebani bulmuştu. ne var ki aynı aryayı 187 kez üst üste söylemek zorunda kalınca bayıldı ve işten kovulup eski kasetler arasına atıldı. burada unutulup rahat bırakılacağını düşünmüştü. ancak vintage kolleksiyonlar tasarlayan bir modacı tarafından eski kasetlerin parçalanıp cüzdan, anahtarlık ve aksesuar yapıldığını hesaba katmamıştı.
neyse ki cehennem'de de modanın çabucak değişmesi, yeni ürünlere yer açılması gerekiyordu. kısa sürede vintage eşyalar çöpe atıldı. pavarotti de tüm parçalarını bir araya getirmeyi başararak eski haline döndü.
son parçasını da yerine taktığında uzun bir oh çekti. bu "ooooooooooooooh" biri tarafından duyuldu. pavarotti'nin şansı dönmek üzereydi.
- güzel bir sesin var. çok güçlü.
- elbette, ben pavarotti'yim!
- pavarotti... ilginç bir isim. hatta çok güzel. afişlerde ismini şimdiden görür gibiyim. seni ünlü yapabilirim.
- ben zaten ünlüyüm! ben bir efsaneyim!
- kes! seni tanımadığıma göre hiçbir şey değilsin! ama teklifimi kabul edersen cehennem'in en çok aranan sanatçısı olabilirsin.
pavarotti bu tepki karşısında biraz üzülmüş ama bozuntuya vermemişti. dünyadaki kadar ünlü ve saygıdeğer biri olmak için yapmayacağı şey yoktu. pazarlık sırasında biraz naz yapmayı denediyse de patron omuzlarını silkip uzaklaşırken, ayaklarına kapanacak kadar alçalmak da yapabileceklerine dahildi. hatta pavarotti'nin blöfünü görüp işi ağırdan satmaya başlayan patron "sahneye çıkmadan önce yapmamız gereken son bir iş var" diyerek yatağını gösterdiğinde buna da boyun eğdi. sahnedeki her saat karşılığında cehennem süresinin yarım saat kısalması karşılığında anlaştılar ve pavarotti gazinocular kralı fahrettin aslan'ın yanında yeni işine başladı.
--------------
sahneye çıkmadan önceki gece pavarotti uyuyamıyordu. bunda kızgın çivilerden yapılmış bir yatakta yatmasının da payı yok değildi ama pavarotti'yi uykudan alıkoyan asıl neden heyecandı. kim bilir hayranları ne kadar etkilenecekti. sesini bütün cehennem duyacaktı. onu sahnede görmek için bir süre sonra cennet'ten bile gelmeye başlayacaklardı. hazırladığı repertuar herkesi çılgına çevirecekti. o kadar popüler olacaktı ki, huriye huri demeyecekti.
tabii pavarotti bir kez daha yanıldığını anladı. gazinoda kendisini izlemeye gelen on bir buçuk kişi vardı (birinin yarısı hostel'de rol alıyordu). bazıları her nasılsa kaynar suyla sarhoş olmayı başarmış tiplerdi. bazıları efkar dağıtmaya, bazıları neşelenmeye gelmişlerdi. bazıları ilk parça bitmeden gazinoyu terk etti. bazıları sandalyeleri birleştirip uyumaya başladı. bazıları kalkıp pavarotti'nin eline peçete tutuşturdu. pavarotti terini silmek için peçeteyi alnına götürürken "acıların kadınıyım" yazısını gördü. bir şey anlamadı. bir diğer peçetede "biz heybeli'de her gece" yazıyordu. bir diğerinde ise telefon numarası vardı. pavarotti peçeteleri bırakıp hazırladığı repertuardan devam etti. gecenin sonunda gazinoda yalnız fahrettin aslan kalmıştı. yüzündeki ifade memnuniyetten çok uzaktı.
- bak pavarotticiğim, çok yeteneklisin ama formatı değiştirmemiz lazım.
- değiştiririz. birkaç balerin getiririz, sadece kuğu gölü'nü sahneleriz. filmi de yapıldı ya, onu herkes bilir.
- yoo yoo, öyle değil. daha radikal bir değişiklik gerekiyor.
- şey... rock da çalabiliriz. skunk anansie ve sepultura ile düet yapmıştım, referanslarım sağlam.
- ı-ıh... daha farklı bir şey.
- ...
- mesela kıyafetini değiştirerek başlayalım. bu smokin biraz kasvetli, anlıyor musun? eğlenmeye gelen insanların karşısına bu kadar ciddi çıkamazsın.
- tabii. neden olmasın? sadece pantolon ve gömlek de olabilir.
- yoo yoo. daha radikal bir şey...
- ...
- zeki müren gibi mesela. ben onun apartman topuklu parlak çizmelerini çok seviyorum. herkes seviyor. bir de mini elbisesini. o da çok pırıltılı, ışık saçıyor.
- ?!
- hem düşünsene, böyle ışıl ışılken sana "sabah yıldızı" deriz, iblis bile merak edip adaşını izlemeye gelebilir!
- ben... düşünmem lazım.
- yani düşün istersen ama zeki müren de sırada bekliyor. seni alacağım diye reddettim ama... nasıl desem, bir telefonuma bakar. sen bilirsin yani. açıkta kalma diye şeyettim ben.
- p-p-peki, tamam.
- bir de repertuarını değiştirmemiz gerekiyor tabii. yani opera falan güzel ama çok sanatsal, herkese uymuyor. daha popüler bir şey mesela...
- r'nb falan mı?
- yoo yoo, daha radikal bir şey mesela... ben sana yeni listeni hazırlayıp göndereceğim, yarına kadar ezberlersin.
pavarotti müziğe devam etmek ve dünyadaki itibarını yeniden kazanmak için her şeyi yapmaya kararlıydı. mini elbise ve topuklu çizme giymek, pavyon şarkıları söylemek ve göbek atmak da buna dahildi.
--------------
her şey fahrettin aslan'ın dediği gibi oldu. yeni tarzıyla pavarotti aylarca sahne aldı. ta ki yerine daha zayıf, daha göz alıcı ve kendisinden çok daha enerjik freddy mercury işe alınıp assolist oluncaya kadar. pavarotti bu konuda fahrettin aslan'la konuştu, kavga etti, dayak yedi. sırayla ikinci assolistlik, piyanist şantörlük ve dansözlük işleri de elinden alındı. artık gazinoda kalabilmek için konsomatrislik yapması gerekecekti.
pavarotti hala günün birinde eskisi gibi bir yıldız olacağına, bunun tek yolunun da gazinodan geçtiğine inanıyordu. bu yüzden ayrılmadı. ama bu da işe yaramayacaktı. pek çok kişi sakallı, bıyıklı, göbekli bir konsomatrisle ilgilenmiyordu. ilgilenenler ise kat kat yağın arasında nereye gireceklerini bulamadıkları için paralarını geri istemişlerdi.
sonunda pavarotti gazinonun tuvaletinin kapısında kolonya dağıtmaya başladı. herkesten küçük için 1 dakika, büyük için 3 dakika alıyordu. kazandığı zaman yaptığı işe değmiyor, üstüne üstlük kendisini beslemeye devam eden fahrettin aslan'a olan borcunu büyütüyordu. yeni bir iş bulmalı, mümkünse bu lanet gazinodan kurtulmalıydı. ama fahrettin aslan borcunu ödetmeden onu bırakmayacaktı.
tuvalette işini bitirdikten sonra ödemesini yapmayan bir müşteriye çıkışması sonucunda hayatının dayağını yedi. müşteriyi pavarotti'nin göbeğinde zıp zıp zıplarken gören fahrettin aslan, büyük sanatçıyı daha verimli kullanabileceği bir yol bulmuştu.
tamamen tıraş edilen ve üzerine kırmızı bir çarşaf geçirilen pavarotti, bundan sonra özel müşteriler için su yatağı olacaktı.
--------------
pavarotti, su yatağı olarak geçirdiği sürenin sonucunda onlarca yeni pozisyon öğrenmiş, kama sutranın bilir kişisi olmuştu. ne var ki, zor çalışma şartları nedeniyle sekse ilgisini tamamen kaybetmişti. zaten kimse 300 kiloluk birinden sevişmenin sırlarını öğrenmek istemiyordu. ona en çok koyan, müşterilerin "ooh, yattığın yerden kazanıyorsun, kıyak iş" demeleri ve çekleri poposuna sıkıştırmalarıydı.
milyonlarca yıl gibi geçen bu süre sonucunda fahrettin aslan'a olan borcunu kapatması ve gazinodan ayrılma hakkı kazanması onu avutan tek şeydi.
gazino macerası bittikten sonra yaptığı hesaplamaya göre hala 1.769.378.106 yüz yıl cehennemde kalması gerekiyordu. bu süreyi hiçbir şey yapmadan geçiremezdi, boş geçirdiği her an borç hanesine bir saat olarak yazılıyordu. "ne iş olsa yaparım" diyerek her yere başvuran pavarotti, inşaatlarda balyoz, guitar hero partilerinde yardımcı oyuncu ve monster truck tekerleği olarak farklı işlerde görev aldı. kısa bir süre, dünyadakileri işletmek için kurulan telefon santralinde de çalıştı. çok karakteristik ve güçlü bir sese sahip olduğu için aradıklarının hepsi işletildiğini şıp diye anlayıp henüz "ohhh ta.aklarım serinledi" cümlesine gelmeden telefonu kapatıyordu. tüm işlerinden çeşitli nedenlerle kovulduktan sonra cehennemde yapabileceği en iyi işi buldu ve itfaiyede yangın sireni olarak çalışmaya başladı.
cehennem'de sürekli bir yangın sirenine duyulan ihtiyaç sayesinde şimdiden 1.125 yıllık cehennem borcunu silmeyi başaran pavarotti, boş zamanlarında yeni yetmelere müzik dersi veriyor. çocuklarla yaşadığı en büyük sorun ise, iki nota öğrenen herkesin "highway to hell" çalmak istemesi.
ölünün ardından konuşmalar, diğer taraftan dedikodular, bir takım terbiyesizlikler, şakalar
31 Aralık 2011 Cumartesi
24 Ekim 2011 Pazartesi
23 Ekim
Görünmeyen hoparlörlerden anons duyuldu. Ne yapacağını bilmeyen
yüzlerce kişi yönlendirmeler için kulaklarını dört açıp dinlemeye başladı.
“Öte dünyaya hoş geldiniz. Günah - sevap ölçümleri için lütfen bankodan
numaranızı alınız. Son günlerde yaşadığımız yoğunluk nedeniyle işlemleriniz
biraz zaman alabilir. Anlayışınız için teşekkür ederiz.”
Bekleyen herkes toza bulanmıştı. Bazıları mezarlarından kalkıp gelmiş,
bazıları başlarına yıkılan beton duvarların altından çıkamamıştı. Asker
üniformalı olanlar da vardı, don gömlek kalanlar da. Yetişkinler, çocuklar,
bembeyaz yüzlüler, daha esmer tenliler... Herkes burada sırasını bekliyordu.
Esmerlerden biri yanındakini dürttü, etrafı izleyen üniformalı bir
genci gösterdi.
“Hatırladın mı?”
“Hatırlamam mı?”
“Duracan mı burada böyle?”
“Ne diyem ki gidip? Özür mü dileyem? Helallik mi isteyem? Çok geç
artık, yaşarken düşünecektik.”
“Söylemek istediğin çok şey var, bilirim. Git de konuş.”
Esmer adam tedirgin. Kalktı. İki adım attı. Durdu. Arkasına baktı. İki
adım daha. Ayakları zorlanıyor. İçinde bir acı. İlerlemesini engelleyen hangisi
bilmiyor. Kalbindeki ağırlık mı? Aklındaki haklılık mı? Zorlanarak birkaç adım
daha. Son birkaç adım. Oturdu üniformalı adamın yanına.
“Hatırladın mı beni?”
“Hatırlamaz mıyım?”
“Ben sana bir şey demeye geldim ama... Çok geç artık. Keşke ölmeyeydin
desem... Keşke beni de öldürmeyeydin desem...”
“Olan oldu artık. Ancak ölünce anlaşılıyor demek.”
“Anladın mı peki? Daha küçükken bana neler anlattıklarını bildin mi?
Babamın köy meydanında soyulup dövüldüğünü bildin mi? Dayımın Kürtçe şarkı
söylediği için dayak yediğini, akrabalarımın köyünün yakılıp yıkıldığını,
ablamı Nevruz’da yakalayıp ırzına geçtiklerini bildin mi? Bana neler neler
anlattıklarını, daha küçükken ellerime taş tutuşturduklarını anladın mı? Benim
o taşları nasıl bir nefretle attığımı, şimdi senden ne kadar utandığımı anladın
mı?”
“Buraya gelince anladım. Peki sen benim o kurşunu neden sıktığımı
anladın mı? Daha çocukken elime oyuncak tüfek verildiğini, Türk olmaktan gurur
duymam gerektiğinin her sabah tekrarlatıldığını biliyor musun? ‘Bizim
toprağımızda’ yaşadıkları halde Türk olmadıklarını söyleyenleri düşman bildik
biz hep, anlıyor musun? Teyzemi çantasını çalmak için yaralayan adam
Diyarbakır’dan göçmüştü. Öğretmen arkadaşımı dağa kaldırdı sizinkiler, kız bir
daha kendine gelemedi. Kokundan bile nefret ettirildim, ülkenin bölünmesinden
de geri kalmasından da sizi sorumlu bildim, anlıyor musun? Başka yere bakacak
olsam, yine şehit haberleri geldi önüme. Ben kana susamış gibi adam öldürmek
ister miydim sanıyorsun?”
Konuştular. Biri aşiretten bahsetti, biri medyadan. Biri “o silahı hiç
almayaydık elimize” dedi, biri “birbirimize kırdırdılar bizi”. Anlattılar
dertlerini, umutlarını, geride bıraktıkları hayallerini. Ama hiç özür
dilemediler birbirlerinden. Öyle büyümüştü onlar. Öğrendikleri olmuşlardı.
Seçim yapamamışlardı. Ancak öldükten sonra anlamış ama çok geç kalmışlardı.
Konuştukça ağırlıkları kalktı üstlerinden. Lekeli ruhları temizlendi.
Bir de baktılar ki, ikisi de amına koduumun piçi falan değilmiş, düpedüz
insanlarmış sadece. Ödeşmeleri değil, anlamaları gerekiyormuş. Yaşadıkları
zaman bir tek “ben adam öldürmem” diyebilmeleri gerekiyormuş. Ama bunların
hepsi geçmişte kalmış.
Muhabbet uzadıkça uzadı. Ruhlar konuştukça hafifledi. Kimlikler uçup
gitti. Bir süre sonra kendileri de ne Türk, ne Kürt, ne asker, ne terörist, ne
kadın, ne erkek, ne güçlü, ne suçlu, ne iyi, ne kötü olarak, şeffaf ve huzurlu,
ortadan kayboldular. Zamanında sahip olmaya çalıştıkları, ancak sadece kiracısı
olabildikleri toprak ise aşağıda bir yerlerde sallanmaya devam ediyordu.
Yeni insanlar gelmeye devam etti. Yüzlerce. Bazıları nerede olduğunu
anlamadı önce. Adamın biri “Kızım nerede? Kurtarın kızımı!” diye ciğerlerini
parçalıyordu. Kulakları ne anonsu duyuyordu ne de onu sakinleştirmeye
çalışanları. Komşusunu gördü sonra. Koşarak onun yanına gitti. “Elif yok!”
dedi, “Göçük altında benimleydi, nerede kızım?”
“Öldün sen. Kızın yaşıyor.”
Adam durdu. Etrafa baktı. Artık üşümediğini fark etti. Hala toz toprak
içindeydi ama etrafta yıkılmış bina görmüyordu. Herkes ona bakıyordu. Bazıları
sakinleştiğine karar verip yanından ayrılırken adam ağlamaya başladı.
“Karanlıktan korkar o. Üşür. Ben de ısıtmazsam nasıl dayanır orada?”
“Yapacak bir şey yok artık.”
“Dönsem geri. Yerini göstersem. Vallahi geri gelirim. Kurtarılsın
kızım, bir dakika durmam orada. Gidemem mi?”
“Olmaz. Dönüş yok buradan.”
İçini çekti. En az aşağıdaki kadar çaresizdi. “Allah orada kalanlara
yardım etsin” dedi ve bir daha sesi çıkmadı.
Aşağıda ekiplere kayıtlı olmayan iki kişi durmadan çalışıyordu. Biri
kaynağı belli olmayan bir ışıkla göçüklerin içlerini aydınlatmaya ve hayatta
kalanları bulmaya çalışırken, diğeri uygun alanlarda kim bilir nereden bulduğu
odunlarla ateş yakıyor, Van soğuğunu kısa bir süre de olsa girdiği yerden
kovuyordu.
“Diğer köye gidelim.”
“Burada daha çok işimiz var, bir yere gidemeyiz.”
“Hiç dinlenmeden devam edersek şüphe çekeceğiz. En azından başka yerde
devam edelim.”
İnsan yaşamıyla bir salise, kendileri içinse kısa bir sohbete yetecek
kadar zamanda diğer köye ulaştılar. Sohbet süresince İblis sinirliydi, Tanrı
ise istifini bozmuyordu.
“Manyak mı bunlar ya? Tutturmuşlar bir intikam, seni de alet ediyorlar
bir de. Yok ilahi adaletmiş, bilmem neymiş.”
“Ya bilmiyor musun bunları? Suç işleyip yakalandıklarında da seni
suçluyorlar. Ağızları torba değil ki.”
“Ben onda değilim abicim! O kadar akıl vermişsin, hala düşünmeden
konuşmalarına kızıyorum. Hadi doğal felaketleri sen gönderdin diyelim...”
“Ehehe... Ne kıskanırdın ama!”
“Dalga geçme şimdi, ciddi bir şey söylüyorum. Sen göndersen sapla
samanı ayırmaz mıydın? Ne bileyim, hani zamanında ‘7.4 yetmedi mi’ diye pankart
açan yobaz karı vardı ya, dindarların da günahkarlar yüzünden arada kaynadığını
sanıyordu. Senin öyle bir ayrım yapabilecek güçte olduğunu düşünmüyorlarsa
günaha girmiş olmuyorlar mı?”
“Oluyorlar tabii de günaha girmelerine kızıyor olamazsın herhalde?”
“Yok canım, o benim işime geliyor sonuçta. Benim kızdığım, o kadar
uğraşıp din yapmışlar, o kadar inançlı olmak için bin bir takla atmışlar, her
gün beş kere senin sonsuz gücünü öven ezanları dinliyorlar, hiç mi akıllarına gelmiyor
günahkarla günahsıza farklı muamele edeceğin?”
“Onun da öldükten sonra olacağını yazmışlar ama. Sonucu öyle hemen
görecek olsalar çıkarlarına uymaz. Çoğu öldükten sonra kazın ayağının öyle
olmadığını anlıyor neyse ki.”
“Yine de böyle tipleri biraz benim tarafta misafir etmek istiyorum ben.
Sinir ediyorlar beni.”
“Öldükten sonra da inat edenleri al tabii. Cennette terörist dedikleri
kişileri görüp vik vik etmeye başlayacaklar yine. Huzur kaçırmayacak duruma
gelene kadar sende kalmaları daha iyi. Neyse. Şimdi gevezelik etmeyelim, çok
işimiz var.”
“Haydi kolay gelsin madem.”
Köye girdiklerinde ekiplere yardımcı olmaya çalışan insanlarla
karşılaştılar. Yorgunluktan bayılmak üzere olan bir kadının yerini Tanrı
devraldı. İblis kadının omuzlarına bir battaniye örttü, eline bir bardak sıcak
çorba tutuşturdu. Kadın titreyen elleriyle çorbasını alırken “Allah razı olsun
evladım,” dedi, “Allah sizleri başımızdan eksik etmesin.”
Tanrı ve İblis sadece gülümsemekle yetindiler.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)