28 Haziran 2011 Salı

imamın ordusu

"bizi seçerseniz, cennet'in ırmakları ab-ı hayat yerine şarap akacak!"
alkışlar...

"asıl bizi seçerseniz, cennet bahçesi'nde tapulu eviniz olacak!"
alkışlar... alkışlar...

anlayacağınız, işi gücü olmadığı için televizyona saran cennet halkı da siyasetten nasibini almıştı. özellikle suriye'den gelenlerin demokrasi propagandaları yerini bulmuş, cennet kendi içinde 5 tane parti çıkarmıştı. tanrı ve melekler ise ellerinde çekirdekler ve bisküvilerle olan biteni izliyor, birbirlerine ikram ediyor, gülüşüp şakalaşıyorlardı. hiçbirinin müdahale etmeye niyeti yoktu. tanrı neler olacağını zaten biliyor, melekler ise emir gelmedikçe herhangi bir şey yapmayı akıllarına bile getirmiyordu.

en güçlü iki partiden birinin başında bektaşi, diğerinin başında mimar sinan bulunuyordu. ikisi de kendi zevklerine ve becerilerine göre çılgınca projeler uydurmakta sınır tanımıyorlar, cennet ahalisini yalanlarına inandırabilmek için şekilden şekle giriyorlardı. ne de olsa demokraside gerçekleştirilemeyecek şeyleri uydurmak da serbestti. kim daha iyi uydurur, halkı daha iyi ikna ederse, sözünü tutmamak onun hakkı sayılıyordu.

melekler herhangi bir hamlede bulunmasalar da meraktan çatlayacak duruma gelmişlerdi. bir şekilde işleri çıkar da sonunu izleyemezler diye endişeleniyorlardı. en meraklılardan biri dayanamadı, gözünü bahçede cereyan eden mitingden ayırmadan, iki çekirdek arasında tanrı'yı dürttü.

"şimdi bunlardan biri seçilirse komutan mı olacak?"

tanrı istifini bozmadı, omuz silkmekle yetindi.

"yoo..."

ilk melekten cesaret alan iki numara ortaya daha radikal bir fikir attı.

"nasıl olacak yani? senin yerine mi geçecek?"
"yok canım, olur mu öyle şey?"

üçüncü bir meleğin aklına yaratılan ilk insan geldi. tanrı onu meleklerden üstün tutmuş, o maymundan bozma çamur parçasına secde etmeyenleri cennet'ten kovmuştu. yerlerinin yine tehlikede olduğunu, tanrı'nın seçimden galip çıkanlara melek kanatları vereceğini düşündü. o aşağılık yaratıklarla aynı statüde olmayı kabul edemeyeceğini içinden geçirirken, bir anlık şüpheye düştü ve kendini cehennem'de buldu.

diğer melekler gözlerini miting alanından ayırmadıkları için bunu fark etmediler. en militaristlerinden biri hevesle sordu:

"e, ne olacak peki? cehennem'e savaş falan mı açacaklar?"
"tabii ki öyle bir şey olmayacak."
"biri cehennem'i de cennet'e katacaklarını ve artık kardeşçe yaşayacağımızı söylüyordu ama?"
"yapamaz ki. inanmadın herhalde buna?"
"inanmaktan değil de... ya tanrım, uzatmadan söylesene, şu seçimler sonucunda ne olacak?"

tanrı çenesindeki sakalları keyifle çekiştirdi. gülümseyerek, "bir şey olacağı yok," dedi, "kendi aralarında eğleniyorlar işte..."

--------

cehennem'e düşen melek iyice feleğini şaşırmıştı. burada işler hiç de uzaktan izlediği gibi değildi. dumandan göz gözü görmezken, işkencenin boyutları sadece yükselen çığlıklardan anlaşılıyordu. duman da bir tuhaftı. kokusu ne kükürde benziyordu ne de mangala. melek ciğerlerini çıkarırcasına öksürürken bir zebani dumanların arasından fırladı, önünü görmediği için meleğe çarptı. ikisi de düşüp bir süre yuvarlandılar.

durdukları zaman melek neler olduğunu öğrenmek için, aldığı cennet terbiyesiyle "afedersiniz" diye cümleye başladı. zebani hemen "affetmek allah'a mahsus" diyerek meleğin lafını böldü, elindeki copla allah ne verdiyse vurmaya başladı. meleğin sırtı, bacakları, kafası aldığı darbelerle yamulurken, zebani bir anda normal bir insanla uğraşmadığını fark etti. vurmayı kesti, tek kaşını kaldırıp meleği süzmeye başladı.

"ne yapıyorsun sen burada?"
"ben de onu soracaktım ama bırakmadın ki be mübarek!"
"kusura bakma, biz de görevimizi yapıyoruz."
"öyle olsun baka..."

meleğin cümlesi bu kez de dumanların arasından uçarak gelen bir taşla kesildi. cop darbelerine karşı bir şekilde ayakta kalmayı başaran melek, alnının ortasına isabet eden taşla yere yığılıverdi.

gözlerini açtığında devasa bir odadaydı. birkaç zebani ve iblis'in bizzat kendisi başına eğilmiş, merakla meleğin kendine geleceği anı bekliyordu.

"hah! uyandı sonunda!"

iblis gülümseyerek meleğin suratına nah yaptı.

"bu kaç?"
"sen onu al da... çerçeveletip duvarına as! terbiyesiz!"

zebanilerin zevzek gülüşleri arasında melek ayağa kalktı. yaraları sarılmış, suyu ve ağrı kesicileri yanına bırakılmıştı. iyice kendine gelince iblis’le masaya geçtiler.

"ne oldu, anlat bakalım. nasıl düştün buraya?"
"cennet'te işler çok karışık. sanırım tanrı insanlara da bizim kanatlardan vermeyi düşünüyor. bundan şüphelenirken kendimi cehennem'de buldum."
"enteresan... tanrı neden insanlara kanat versin ki?"
"cennet'te bir seçim yapılıyor. kazananlar melek olup buraya saldıracaklar sanırım. pankartlardan birinde 'cennet cehennem kardeştir, ayıranlar kalleştir' yazdığını gördüm. parti başkanı da onayladı, 'cehennem'i de buraya getireceğiz, kardeş kardeş yaşayacağız' dedi. bunun için de meleklerin ne yaptığını biliyorsun, barışı sağlamak için orduyla giriyoruz biz. başınız belada yani."

iblis kaşlarını çattı. meleğin anlattıkları mantıksız değildi. tek anlayamadığı, cennet'te neden bir seçime veya yeni bir orduya gerek duyulduğuydu. hiçbir hazırlık yapmadan girseler cehennem'i terlemeden alırlardı ama tanrı ve iblis arasındaki anlaşma nedeniyle durup dururken saldırmıyorlardı. bu işte bir gariplik vardı.

"bunu biraz düşüneyim ben. sen takıl burada. bir şeye ihtiyacın olursa kapıdaki zebaniye haber ver, dışarı çıkma."
"tutsak mıyım yani?"
"ne olduğunu şimdilik bilmiyorum, tanrı'nın sınavlarından biri bile olabilirsin. ama burada kalman güvenliğin açısından daha iyi. ya da istersen çık ama dışarıda çiğ çiğ yerler seni, söylemedi deme."

melek kulenin penceresinden dışarı bakınca iblis'in ne demek istediğini anladı. ne zebanilerin ne de insanların çocuklara bile merhamet göstermedikleri bu yerde meleği de bayrak direğine oturtmaktan çekinmeyecekleri belliydi.

-------------

"olm n’aptınız cennet'e? ben size uğraşmayın şunlarla demiyor muyum ya?"
"abi, belamı ver ki bir şey yapmadık! bak deccal'ın başı üstüne yemin ediyorum ya!"
"ulan ne diye saldırıyor bu pırpırlar bize o zaman?!"

iblis kara kara düşünüyor, yine de mantıklı bir neden bulamıyordu. anlaşmanın süresinin dolmasına daha çok vardı. zebaniler de aradan geçen yüzyıllar içinde iyice olgunlaşmış, meleklerle uğraşmaktan vazgeçip kendi işlerine bakar olmuşlardı. öyle eskisi gibi cennet'in zilini çalıp kaçma, melekleri köşeye kıstırıp ilahileri tersten okutma gibi haytalıklar geride kalmıştı. ki o zaman bile tanrı sadece "çocuklarına hakim ol, cehennem'i başına yıktırtma" diye mesaj gönderirdi. iblis de artistlik yapar, karizmasını çizdirmeden şeytan tüyüyle olayı tatlıya bağlardı ama işin doğrusu, savaş çıkmasından her zaman korkmuştu. çünkü tarihin başlangıcından beri bilinen iki gerçek vardı: birincisi, babaya el kaldırılmaz. ikincisi ise, meleklerin babası iblislerin babasını döver.

"elçi mi göndersek, ne yapsak?"
"tavsiye etmem. bize elçi gönderdiklerinde kafasını kesip geri yolluyorduk."

kendi kendine düşünürken araya giren yabancı ses iblis'in irkilmesine neden oldu.

"sen kimsin lan?"
"osmanlı sultanı, bağdat fatihi, deli mustafa oğlu murat'ım ben."
"manyak mısın sen kardeşim?"
"ayağını denk al iblis efendi! karşında koskoca padişah var!"
"asıl sen ayağını denk al dümbük! senden büyük iblis var! tabii ben bile elçinin kafasını kesip gönderecek kadar ileri gitmedim hiç. niye yaptın ki böyle bir şey?"
"koltuk benim değil mi? ister asarım, ister keserim."

iblis kaşısındaki adamı hiç sevmemişti ama bu özgüvenin eğlenceli bir tarafı da yok değildi. kanuni'nin soyundan geldiklerini hemen belli ediyordu bu tipler.

"eee, ne öneriyorsun peki murat paşa? onlar harekete geçmeden saldıramayız, dediğine göre elçi de gönderemeyiz. ne yapacağız şimdi?"
"cennet'e tebdil-i kıyafet gireceğiz elbette. ne yaptıklarını tam olarak öğrenelim, sonra saldırıp iki ayda alırız kısmetse."

"adam cidden kafayı üşütmüş burada," diye düşündü iblis. verdiği fikir için teşekkür ettikten sonra zebanilerden birini çağırıp murat'ın kafasını aklı başına gelene kadar kaynar suyla ısıtmasını söyledi. sonra da cennet'te rahatlıkla dolaşmasını sağlayacak kılığı hazırlamak üzere ayna karşısına oturdu.

---------

"büyük imam gelecek. anlattıkça ağlatacak, ağlattıkça anlatacak. allah izin verirse dünyada gaflete düşmüş kardeşlerimizi onun önderliğinde doğru yola sokacağız inşallah. dünyanın cümle köşesinden iman sahiplerinin dualarıyla yükselecek, o nurlu yüzüyle cehennem'i de yola getirecek. bana oy verin, büyük imam gelene kadar cennet'in en güzel köşesinde ona layık bir köşk hazırlayalım! bana oy verin, büyük imam önderliğinde allah korkusunu tüm kalplere yayalım! bana oy verin, yalnız kendimizi düşünmek yerine allah adına tüm insanlığı hidayete taşıyalım! ey yüce allah'ım şefahatini esirgeme bizden! imamı bir kez daha liderimiz olarak görmeyi nasip et ya rab!"

yaşadığı zaman büyük imamdan hitabet ve anlamlı ağlama teknikleri eğitimi alan parti başkanı bağırdıkça kendinden geçiyor, kendisini huşu içinde izleyen kalabalığı ağlamaktan helak ediyordu. tam tecvite uygun tonlamayla yeni bir paragrafa geçeceği sırada kürsüye yaklaşan ak saçlı, nur yüzlü adamı gördü. ne söyleyeceğini unutup gözlerinde yaşlarla ayaklarına kapandı.

"hocam!"
"kalk kalk, konuşacaklarımız var."
"sizi görme şerefini biz aciz kullarına bahşettiği için allah'a binlerce şükür! ama sizi henüz beklemiyorduk, vefatınızdan haberimiz bile olmadı. ah dilim tutulsaydı da şu seçime katılmasaydım! ah son anlarınızda dualarımla yanınızda olsaydım!"
"tamam, uzatma. burada neler oluyor, onu anlat."
"demokrasi diye bir şey çıkardılar hocam. bu aralar orta doğu'da çok modaymış, herkes demokrasi istiyormuş. o kıt akıllarıyla eylem yapmaya kalktılar, seçim isteriz diye tutturdular. baktık işler çığrından çıkıyor, yüce rabbimiz de sonsuz inayetiyle bunlara göz yumuyor, onun adına muhalefet etmeye karar verdik. şimdi diyoruz ki öyle demokrasiyle memokrasiyle olmaz, allah'ın dediği olur. yakında siz özgür irade de istersiniz, iyice dinden çıkarsınız diyoruz. herkesi sizin öğretileriniz altında toplamaya ve doğru yola sokmaya karar verdik inşallah."
"cehennem’e saldıracakmışsınız?"
"o kısmı seçim propagandası olarak bizzat ben buldum. ama hayırlısı tabii, seçimden sonra belli olacak. allah izin verirse cehennem'dekileri de imana getirmek istiyoruz inşallah."
"allah izin verecek mi peki?"
"henüz bir şey söylemek için erken. şu seçimler bitsin de... kazanırsak başvurumuzu yapacağız."

iblis olan bitenin farkına varmıştı. anlaşılan tanrı yine kullarıyla oynuyordu. seçimler sonucunda hiçbir şey değişmeyecek, sadece fazla havaya girip işi şirk koşmaya kadar götürenler cehennem'e gönderilecekti. içi rahatlayan iblis "haydi hayırlısı bakalım" diyerek cehennem'e dönmek üzere ayağa kalktı.

birden etraf ışıl ışıl aydınlandı, gözleri kör eden bir ışık miting alanını kapladı. iblis'in yanında iki melek belirdi.

"ne işin var senin burada?"

hem hocasını hem de melekleri bir arada gören parti başkanı yine göz yaşlarını tutamadı, hıçkırıklar arasında kesik kesik iblis yerine cevap vermeye yeltendi.

"hocamız bize destek olmak, dünya, cennet ve dahi cehennem'deki her faniyi hak yoluna yönlendirmek için aramıza katıldı. onun sayesinde demokrasi bizi teğet geçecek hamdolsun!"
"sen bu kafayla seçimi zor kazanırsın. biz de iblis'le imam arasındaki farkı sadece yaşayanların görmediğini sanıyorduk..."

dili tutulan parti başkanı bir iblis'e, bir meleklere baktı. dudaklarından sadece "n-n-nasıl" sözcüğü döküldü.

"çok açık değil mi işte? iblis daha güçlü, imam daha beyaz saçlı. hocana bağlılığından hemen kanmışsın. ama üzülme, yaşayanlar da bu hatayı çok yapıyor."

iyi polis rolündeki melek sözünü bitirirken, diğer melek kötü haberi verdi.

"hocana çok bağlandığın gözümüzden kaçmadı tabii. bütün o gözyaşları, iltifatlar... onun yanında çok mutlu olacağına karar verdik. imam buraya giremeyeceğine göre seni cehennem'e göndereceğiz. hatta şimdiden gönderiyoruz ki ona layık bir yer hazırla. kaç yaşında oldu, gelişi yakındır."

parti başkanı daha fazla dinleyemedi, oracıkta bayıldı. iblis de neden orada olduğunu açıkladı, yanlış anlaşılma için özür diledi. cehennem'e gönderilecek parti üyelerinin tam listesini seçimlerden sonra ileteceklerini söyleyen melekler iblis'i cennet'in kapısına kadar geçirdiler.

--------

iblis odasına girdiğinde cennet'ten kovulmuş melek sıkıntıdan uyuyakalmıştı. günaha girmemek için kütüphanedeki kitaplara bile bakmamış, aklına kötü düşünceler sokar diye kapıdaki zebaniyle tek kelime konuşmamıştı. kapı açılınca uyanıp hemen "ne zaman geri dönüyorum?" diye sordu.

"aaa ben seni unuttum ki. sen niye gelmiştin buraya?"
"bilmiyorum. şüphelendiğim için herhalde."
"o zaman geri dönmen zor. zaten tanrı kimseyi cehennem'e boşuna göndermez. bence buraya bir kere girdiysen umudu geride bırak."

meleğin bütün hevesi o anda söndü. olduğu yere yığılıp çaresizce ağlamaya başladı.

"rica ederim ağlama. bugün ağlayan insan görmekten gına geldi zaten. ayarlarız bir şeyler."
"ne ayarlayacaksın? cennet'ten kovuldum artık, hiçbir şeyin anlamı kalmadı!"
"sana görev verebilirim. hem cennet'tekinden pek farklı da değil. burada da emirlere uyarsın, biri laf ederse 'ben sadece görevimi yapıyorum' dersin, ölmen gerekirse ölürsün."
"tanrı'nın askerinden şeytan'ın polisine mi dönüşeceğim yani?"
"neden olmasın? hem üniformalarımız da daha güzel."

melek ikilemde kalmıştı ama biraz düşününce teklif aklına yattı.

"tamam, kabul. ne zaman başlıyorum?"

iblis dostane bir tavırla meleğe yaklaştı, elini omzuna atıp yürümeye başladı.
"yakında. ama önce biraz pişmen lazım. malum, burada cennet'tekinden daha yaratıcı olman gerekiyor."

bu arada pencereye iyice yaklaşmışlardı. iblis meleği tuttuğu gibi aşağıdaki isyanın ortasına attı. kapıdaki zebani bile buna şaşırmıştı. iblis'in ne kadar usta bir yalancı olduğunu düşünerek sırıttı, "gerçekten çok iyi numaraydı efendim" diyerek patronunu tebrik etti. iblis kaşlarını kaldırıp "numara değildi," dedi, "gerçekten sizden biri olacak."

"o zaman niye aşağı attınız ki? o vahşiler melek falan demez ciğerlerini sökerler."
"öyle olsun zaten. akıllarına gelen her kötülüğü üzerinde uygulasınlar ki öğrensin. sizin gibi psikopatların kolay yetiştiğini mi sanıyorsun? bu da onun eğitimi."

zebani uzaklara bakmadı, geçmişini hatırlamadı. sadece kayıtsızca omuz silkip yeni görevini beklemeye başladı. cehennem'e giren kim olursa olsun, bir süre sonra kalbi mutlaka taşlaşırdı.

24 Nisan 2011 Pazar

therapy?

insanlar öldükten sonra, yaşayanlar onları ebedi istirahatlerine göndermek için inançlarına veya geleneklerine göre bazı işlemler yaparlar. bazı insanlar gömülür, bazıları yakılır, bazılarının ardından dualar okunur. ölüler bunların hiçbiriyle ilgilenmez, yapılan işlemlerin hiçbirini hissetmezler. ruh bedenden ayrıldıktan sonra bir bekleme odasına, yani yaşayanların tanımıyla araf’a gönderilir. burada sorgu meleklerini bekler ve sıraları geldiğinde, yaşamları hakkında konuşacakları odalara alınırlar.

bazı ölüler için sorgu odaları cehennem’in giriş kapısıdır. öldükleri zaman kendilerini hiç suçlu hissetmeseler de sorgu odalarında tüm yaşamları, en ince detaylarına kadar gözlerinin önüne serilir. hayatın gözlerin önünden bir film şeridi gibi geçtiği alan burasıdır.

sadece burada gösterilen kurguları yapmak ve makaraları sarmak için çok işçiye ihtiyaç duyulduğundan, film makinistleri ve film editörleri öldükten sonraki hayatlarının tamamını araf’ta geçirir, cennet ya da cehenneme gönderilmezler. işini seven makinistler için araf cennet’e, sevmeyenler içinse cehennem’e dönüşür.

bazı ölüler araf’tan büyük bir rahatlamayla çıkarken, bazıları da umudu geride bırakır ve cehennem’in devasa kapılarına doğru ürkek adımlarla yol alırlar.

korkuları uzun sürmez. araf’ta belirlenen ihtiyaçlarına göre, onları cehennem’in kapısında bir terapist karşılar. cehennem'e uyum süreci de ölüm sonrası yaşamın prosedürlerinden biridir.

hayatta olduğu gibi cehennem’de de terapistler hastalarını umutsuzluktan kurtarmaya, depresyondan çıkarmaya çalışırlar. çünkü büyük ruhsal acılar içinde kıvranan insanlara fiziksel acı çektirmek cehennem sakinlerini yeteri kadar eğlendirmez. burada psikologların görevi, ölüyü yeniden acı çekebilecek duruma getirmektir.

---------------

edie sedgwick’in ölümü, ne yaşayanlar ne de ölüler arasında şaşkınlık yaratmıştı. oldukça hızlı yaşanan bir gençlik dönemi sonucunda 35’ini bile göremeyeceği herkes tarafından biliniyordu. buna rağmen sorgusu biraz zor geçmiş, melekler edie’nin gerçekten suçlu olup olmadığını anlamak için hem derinlere inmek hem de yüzeysel davranmak zorunda kalmıştı. edie 28 yaşında aşırı dozda alkol ve ilaç alarak ölmüştü. bunun nedeni babası, andy warhol ve bob dylan ile yaşadıkları mıydı; yoksa pek çoklarına göre şanslı bir kız olmasına rağmen, bir yetişkin olmayı becerememesi miydi; buna karar vermek zordu.

sonunda melekler edie’yi, tayt modasını yaratan kişi olduğu için cehenneme göndermeye karar verdiler.

ancak sorun burada da bitmiyordu. edie’nin vücudu anoreksia nedeniyle son derece kırılgandı. bunun üzerine edie, buhranlarından alkol, uyuşturucu ve seksle kurtulmaya çalışmış, ruhunun acısını dindiremese de bedenini neredeyse tamamen hissizleştirmeyi başarmıştı. üstelik aşırı dozda uyuşturucuyla ölmesi nedeniyle kafası hala iyiydi. vücuduna yapılacak hiçbir işkenceyi hissetmeyecekti. detoks sürecinden geçip bedenen yeniden hissetmeye başlasa bile, ruhundaki yaralar nedeniyle fiziksel acı yeterli etkiyi göstermeyecekti.

bu nedenle edie, cehennem’e girer girmez rahat bir koltuğa oturtularak terapistinin karşısına çıkarıldı.

terapist edie’ye güler yüzle “hoş geldin” dedi. edie ona bomboş gözlerle baktı, sonra bakışlarını kucağına çevirdi. terapist, iletişimi başlatması gereken kişinin kendisi olduğuna karar vererek planı anlatmaya koyuldu.

- sadece 28 yaşındasın. bu kadar acı çekmiş olman düşündürücü.

aslında terapist bunda pek de düşündürücü bir şey göremiyordu. kariyerine bakılırsa, bu kızın tek yapması gereken güzel görünmek ve sağ adımını sol adımının önüne atmaktı. modellerin yaşadığı stres ona her zaman anlamsız gelmişti. yine de başlangıçta bunları söylemekten kaçınması doğru olacaktı.

- birkaç haftamızı birlikte geçireceğiz. vücudun alkol ve uyuşturucudan arınacak. bu süreci rahat ve acısız atlatman için elimizden geleni yapacağız.

edie gözlerini yavaşça kaldırarak terapistine baktı. “yoksa cehennem’de değil miyim?” diye düşündü.

- çok yakında sağlıklı beslenmeye başlayacaksın. vücudun kendini toparlayacak. artık kalbinin bir anda durmasından endişelenmene gerek yok, ne de olsa ölüsün. ama burada kafanın sağlam olması çok önemli. seni buradan sağlıklı düşünme yetini yeniden kazanman çıkarak. sağlam kafa sağlam vücutta bulunduğuna göre...
- buradan çıkmak mı?
- evet, elbette. sonsuza kadar cehennem’de kalacağını düşünmüyordun, değil mi?
- aslında düşünüyordum. burada sonsuza kadar acı çekeceğimden emindim.
- şu anda acı çekiyor musun?
- şey... hayır.
- o halde cehennem hakkında bildiklerini bir kenara bırakalım. başkalarından dinlemek ve gerçek olanı yaşamak çok farklı şeyler. varsayımlara değil, yaşayarak öğrendiklerine tutunman gerekiyor.
- acı çekmeyecek miyim yani?
- buna terapinin ilerleyen zamanlarında döneceğiz. şu anda acı çekmiyor olman yeterli. sonuçta tüm yaşamın birbirini izleyen anlardan oluşur. yaşayabileceğin ise sadece bunlardan bir tanesidir. şimdi yaptığın gibi. geçmiş ve gelecek bizim sonraki aşamalarımız. şimdi detoksuna odaklanalım.

geri çekilme etkileri görülmeye başladığında edie’yi kimyasal bir komaya soktular ve fiziksel acı çekmesini engellediler. edie tekrar uyandığında tertemiz hissediyordu. sanki uyuşturucuların beyninde neden olduğu hasar bile ortadan kalkmış, tüm hücreleri yenilenmişti. her gün terapistiyle konuşuyor, iyileşmek için elinden geleni yapıyordu.

- bu işin stresiyle ilgili değil. daha önce anlattığım gibi, benim sorunlarım çocukluğuma dayanıyor. fuzzy hiçbir zaman sağlıklı bir baba figürü olamadı. düşünsene doktor, fuzzy diye baba mı olur? daha sonra tanıştığım her erkekten beni parasıyla değil, sevgisiyle beslemesini bekledim. biz modeller ciddi bir sevgi açlığı çekeriz, bunu biliyor muydun?
- filmlerde hep öyle gösteriliyor. gia’nın da tek aradığının sevgi olduğunu bir filmde izlemiştim.
- güzel ve medyatik olduğumuz için kimse bizi yatağa atmaktan fazlasını düşünmez. aklımızın ve duygularımızın olduğunu akıllarına getirmezler bile. emin ol, modeller dik yürümekten daha fazlasını yapabilecek akla ve yeteneğe sahip. herkes bizi boş kafalı gördüğü için çözümü alkol ve uyuşturucuda aramamız pek tuhaf olmasa gerek.
- hmm... hiç böyle düşünmemiştim. devam et lütfen.

tedavi bir süre daha devam etti. edie ailesiyle ve andy warhol’la yüzleştirildi. yaşadığı her şeyin geride kaldığını kabullenmeyi başardı. bob dylan’ı bile affetmişti. bob ölüp de onların arasına katıldığı zaman ilk işi onu affettiğini ve onun tarafından bağışlanmayı dilediğini söylemek olacaktı. iyi hissediyordu. çok mutlu olmasa da geçmişini geride bıraktığını ve gelecekte karşılaşacağı her şeyle elinden geldiğince başa çıkabileceğini biliyordu. ayrıca birinen de hoşlanmaya başlamıştı. birlikte uzun yürüyüşlere çıkıyorlar, cehennem’in uçsuz bucaksız manzarasını izlerken hayallerini paylaşıyorlardı.

terapinin son günü gelip çatmıştı. edie doktoruna veda edecek ve cehennem’deki yeni hayatına başlayacaktı. birbirlerine sarıldılar. ancak edie geri çekilmeye çalıştığında doktoru onu bırakmadı. giderek daha sıkı sarılıyor, boynunu ve omuzlarını ısırıyordu. gözlerinde o ana kadar görülmemiş bir pırıltıyla edie’yi divana itti ve aceleyle pantolonunu çıkarmaya başladı. kemerini bir kırbaç gibi kaldırdığı sırada üç çatallı bir mızrak bileğine saplandı ve onu duvara çiviledi.

içeri giren zebani gülüyordu.

- doktor ve hasta ilişkileri konusunda sana gerekli bilgiyi vermiştik sade. fantezilerini hastalarının üzerinde uygulayamayacağını biliyorsun.
- hastalarım dışında kimseyle konuşmama bile izin vermiyorsunuz ki!
- ne bekliyordun ki? buraya cezalandırılmak için getirildin!

edie şaşkındı. doktorunun ona tecavüz etmeye çalışmasının ötesinde, onun da cehennem’de ceza çektiğini öğrenmek büyük bir şoka neden olmuştu.

- edie! bunca zaman doktorunun adını bile sormadın mı? karşındaki adam marquis de sade. sizi izliyor olmasaydık kitaplarında yazdığı her şeyi senin üzerinde de uygulayacaktı. seni iyileştirdiği için onu ödüllendirmek istemedik.
- teşekkür ederim. beni korkunç bir travmadan kurtardınız.
- hala anlamıyorsun, değil mi? seni hiçbir şeyden kurtarmadık. buradan çıktığında aynı şeyleri yaşayacaksın. sonsuza kadar. baban seni yine taciz edecek. andy yine seni kullanacak. ayrıca zebaniler sana aklına gelmeyecek şekillerde işkence edecekler.
- bu kadar tedavinin ne anlamı vardı o halde?!
- modellerin aslında akıllı olduğunu söyleyen sen değilmişsin gibi aptalca sorular soruyorsun edie. ölmüş birini anoreksiadan kurtarmanın ne anlamı olabilir ki? öldükten sonra gerçekten çekilme yaşayabileceğini aklın alıyor mu? ölü birini kimyasal komaya sokup yeniden öldürmenin saçmalığını görmüyor musun?
- ama uyuşturucu yoksunluğunun etkilerini hissetmeye başlamıştım!
- hayır, öyle bir şey olmadı. sade ruhunu buna hazırladı ve sen yaşarken hissetmen gereken şeyleri kafanda kurarak hissediyormuş gibi yaptın. bir çeşit plasebo. tabii işe yaraması için senin de buna inanman gerekiyordu.
- bana yalan söylediniz! hepiniz!
- iblis, "yalanların efendisi" olarak da bilinir. tabii ki sana yalan söyledik. bedenindeki sorunlar sen öldüğünde ortadan kalktı. elimizde sadece ruhun kaldı. onu iyileştirip yeniden acı çekebilecek duruma gelmeni sağlamalıydık, bu yüzden vücudunu iyileştiriyormuş gibi yaptık. şimdi ruhun, yaşarken tahmin bile edemeyeceğin acılarla karşılaşacak. ve sen bunların hepsini hissedeceksin.

zebaniler edie’yi işkenceye götürürken marquis de sade bileğini kurtarmaya çalışıyor ve “en azından izlememe izin verin!” diye ciğerlerini parçalarcasına bağırıyordu.

zebani çıkıp kapıyı kapadıktan sonra biraz daha çırpındı. bileğine saplanan çatalı çıkarmayı başardı ve hemen koşup kapıyı zorladı. açılmıyordu. sonsuza kadar bu odada kalacak ve zevk aldığı hiçbir şeye göz ucuyla bile bakamayacaktı.

iyice sakinleştikten sonra kapının çalındığını duydu. “girin” diyerek sıradaki hastasını içeri aldı. koltuğa oturup boş bakışlarını bileklerindeki kesiklere diken hastasını inceledi. iletişimi kendisinin başlatması gerektiğine karar vererek planı açıklamaya koyuldu.