6 Mart 2011 Pazar

Ahiret Hesabı

Yaşlı adam, yeni sahip olduğu kanatları çırparak gökyüzünde süzülürken "iyi oldu," diye geçiriyordu içinden, "son ana kadar halkıma hizmet etmeyi sürdürdüm."

Aldığı ama gerektiği gibi uygulanmayan hapis cezaları, açtığı hemen her partinin kapatılması, ne ödediği ne de cezasını çektiği trilyonlar artık onu korkutmuyordu. Bütün bunların hiçbir zaman ruhunda ağırlık yapmamış olması bir yana, şimdi o yasal sistemin de dışında, tamamen özgür bir insandı. Yaşamı boyunca Allah'la kul arasına girmeye çalışmış olması biraz sakıncalıydı ama görünen o ki Yüce Rab bunu da affetmişti. Ne de olsa o, her şeyi daha iyi bir düzen için yapmıştı. İnsanları Hak yoluna döndürmek için elbette her şey mübahtı.

Cennetin billur ırmaklarının şırıltılarını duymaya, tüyden hafif ruhu tatlı bir meltemle salınmaya başladığında bulutların üzerine ayak bastı. Yaşamının son yıllarında yürümesini bile engelleyen sağlık sorunları artık geride kalmıştı. Şimdi isterse, Sırat Köprüsü'nden sekerek bile geçebilirdi. Hayatı boyunca Allah'a hizmet etmiş, bu vesileyle halkına hizmette de kusur etmemiş biri olunca, cehennem azabından azade bir ölümü elbette hak edecekti.

Gökyüzüne yükselirken rüzgarla dağılmış olan beyaz saçlarını ve bıyıklarını düzeltti, kanatlarını titretip omuzlarını dikleştirdi ve kendinden emin bir tavırla köprüye doğru yürümeye başladı.

- Pardon, beyefendi. Köprüden geçmeden önce hesabınızı kapattırmanız gerekiyor. Şuradan lütfen.

Yaşlı adamın canı sıkılmıştı. Her ne kadar bir hesap ustası olsa da bankaları yaşarken bile sevmezdi. İnsanı öldükten sonra bile rahat bırakmıyorlardı. Şimdi o kayıp trilyonu çıkarmasalardı ortaya keşke. Allah bile affetmiş, bembeyaz, pir-ü pak kanatlar vermişken bankaların bu işte nasıl bir söz hakkı olabilirdi ki? Cennete girdiği zaman bu konuyu bizzat görüşeceğini aklına not aldı.

Banka, yaşarken gördüklerinden pek de farklı değildi. Genişliğine rağmen insana iç sıkıntısı veren bekleme salonunun önünde gişeler yer alıyordu. Burada da numaralı sistemle çalışılıyor, herkes gişeye teker teker giderek işlemini yaptırıyordu. Gişe memurları normal insan görünümündeydi. Bekleyenlerin ise her birinde, kendisininki gibi kanatlar bulunuyordu. Yüce Allah'a hamdolsun, insanlar kitleler halinde Hak yoluna dönüyordu anlaşılan. Yaşarken gösterdiği çabanın meyve verdiğini, insanlığın İslam çatısı altında birleşip günahlarından uzaklaştığını görmek, bankada olmasına rağmen içini ferahlattı.

Sıra numarasını alırken güvenlik görevlisi yanına yaklaşıp "Hoş geldiniz sayın Erbakan," dedi, "sizin hesabınız gişelerde değil, özel müşteri temsilcimiz tarafından kapatılacak. Buradan buyurun lütfen."

Cennet kapısında bile özel hizmet almak çok hoşuna gitmişti. Her adımında yüzü daha çok gülüyordu. Pürüz sandığı hesap kesimi bile kolayca hallolacaktı. Yaşamında yanında olan Allah'ın inayeti, ebedi hayatında da onunlaydı. Ah... Binlerce şükür.

Genç bir adam olan müşteri temsilcisi tarafından kapıda karşılandı. "İşte!" dedi müşteri temsilcisi heyecanla, "İşte eli öpülesi Necmettin Erbakan sonunda aramızda!"

Erbakan'ın elini öpen müşteri temsilcisi ona oturması için bir koltuk gösterdi. Hemen telefonu açıp yıllardır bekledikleri önemli konuğun geldiğini, bir Türk kahvesi hazırlamalarını söyledi.

- Necmettin Bey, önce size teşekkür etmek istiyorum. Yaşarken kurduğunuz veya kurmaya çalıştığınız sistemler bizim için gerçek bir ilham kaynağı oldu. Yalnız bankamız olarak değil, cennet ve cehennem içinde de sizin çalışmalarınızdan çok yararlanıyoruz.

- Faydalı olabildiysem ne mutlu. Zaten biliyorsunuz, ben dünya hayatıyla ahiret hayatını hiç ayırmadım. Yaşamımda ne yaptıysam bugünleri de düşünerek yaptım. Halkımı da hep böyle davranmaya teşvik ettim. Zaten o nur yüzlü insanların içinde vardı bu. Pek çokları parlayan o nuru hala göremez ama müritlerimin sakallarından değil, kendi körlüklerinden! Patates dinine inanan kafirlerin sizi de beni de anlayamayacağı çok açık. Tabii Allah onlara da yardım etsin, herkesi imana getirsin inşallah. Cihatımızı engellemeye çalışanları da affetsin, hidayet versin.

Müşteri temsilcisi gülümsedi:
- Alışkanlıklarınız değişmemiş. Hala kendinizi Allah'ın işine karışmaktan alıkoyamıyorsunuz.

- Olur mu hiç öyle şey? Ben hep O'nun yolundayım, O'nun kuluyum, isterse elçisi de olurum. Bizzat istemediyse de elçisi oldum, ki bu en büyük sevap.

- Neyse. Biz hemen konumuza geçelim, sizin dosyanız çok kabarık. Birkaç saat içinde toparlayıp sizi de fazla yormadan göndermeye çalışacağım. Zebaniler yıllardır bekliyorlar, onları da daha fazla bekletmeyelim.

- Zebaniler mi? Huriler demeye çalıştınız herhalde?

- Hayır hayır, zebaniler. Sizin bahçeye girmeniz mümkün değil.

- Bahçe derken? Biliyorsunuz, İmam Hatipler bizzat bizim arka bahçemiz. Kimin bahçesini kimden sakınıyorsunuz?

- O bahçe değil Necmettin Bey, cennet bahçesinden bahsediyorum. Öyle boş beleş işlerinizi karıştırmayın lütfen, burada çok ciddi bir konudan bahsediyoruz. Yani kusura bakmayın ama kim takar sizin İmam Hatip'inizi ya da 20'den fazla kez hacı oluşunuzu? Onları konuşacağınız yer burası değil, dünyada yeteri kadar bahsi geçti tüm bunların.

Erbakan sinirlenmeye başlamıştı. Her şey iyi giderken böyle bir tepkiyle karşılaşması rezaletin daniskasıydı. Dalkavukları sağolsun, yaşamında bile böyle terslenmemişti. Konuğunun rahatsız olduğunu gören müşteri temsilcisi konuyu çabucak değiştirdi.

- Size teşekkür borçlu olduğumuz konulara dönelim isterseniz. Dehanızın buradaki sistemi nasıl değiştirdiğini merak ediyorsunuzdur mutlaka. Öncelikle kurduğunuz havuz sistemini inceledik ve çok mantıklı bulduk. Cennet ve cehennemdeki herkesi bir havuzda topladığımız bu sistemde sevapları çok olan, yani kâr etmiş kişiler, fazla olan sevaplarını günahkar, yani zarar edenlerle paylaşacaktı. Böylece her anlamda kâra geçilecek, eğer kalırsa, cehennemde geçirilecek süre kısalacak ve herkes en kısa zamanda cennetteki yerini alacaktı. Ancak insanları sınıflandırmamız ve sistemi buna göre kurmamız gerekiyordu yoksa çok karışıklık çıkacaktı. Tahmin edersiniz, buradaki insan sayısı milyarlarla bile ölçülemeyecek kadar fazla. Buna bağlı olarak, biz de merhumları mesleklerine göre sınıflandırdık. Sizin yer aldığınız sınıf, politikacılar yani... nasıl desem... açıkça söyleyeyim, cennette yeriniz yok Necmettin Bey.

- Cennette nasıl yerim olmaz? Tapu gibi kanatlarım var benim!

- Kanatlar standart prosedür. Ölen herkese yolculuğu hızlandırmak için bir çift veriliyor. Burada ise hesap kapatılırken tüm borçlarınızı ödemenize özen gösteriyoruz. Eh, kefenin de cebi olmadığına göre, verecek kanatlarınız ve ruhunuzdan başka bir şeyiniz kalmıyor. Tabii sizden sadece kanatları alabileceğiz, bu sefer de ucuz kurtuldunuz.

- Görünen o ki siz ekonomiden hiç anlamıyorsunuz. Kesin hesapları da yanlış yapmışsınızdır. Bu kadar basit bir işlemde bile ruhumu hesaba katmamışsınız.

- Yoo, o da hesaplandı. Yaşarken Şeytan'a satmış olduğunuz için bizim kayıtlarımızda geçerliliği bulunmuyor. Biz sadece yaşarken neden olduğunuz maddi ve manevi zararları kapatabiliyoruz, sonsuz ceza ile ilgili konularla bizzat Şeytan Bey ilgileniyor.

- Yine de yanlış hesap! Bahsettiğiniz 1 trilyonluk dava beni cennete taşıyacak bu kanatların bir tüyü değerinde bile olamaz!

- Öncelikle şunu söyleyeyim, sizin 1 trilyonluk dediğiniz dava siz henüz hayattayken bile faiziyle 11 trilyona katlanmıştı. AKP sağolsun, dünyada cezanızı çekmediniz. Herhangi bir geri ödeme de yapmadınız. Şu anda o 11 trilyonun da üzerine çokça faiz binmiş durumda. Yine insaflı davrandık, günde %8 oranıyla hesaplıyoruz. Kaldı ki bu bile ortaya hayli büyük bir meblağ çıkarıyor. Bunun dışında, tek suçunuz kayıp trilyon değil. Biliyorsunuz, o kurduğunuz partiler ne kendi kendine kuruluyor ne de kendi kendine kapanıyor. Bu işin evrakları var, davaları var, rüşvetleri ve yolsuzlukları var... var da var yani. Hepsi para. Sonra bakıyorum... evet, Kudüs Mitingi'nde devlete verilen zararın yanı sıra, sizin propagandalarınızla dolduruşa gelen adamların halka verdiği zarar çok büyük. Haydi o zararı geçtim, bu hamleniz 1980 Darbesi'nin nedenleri arasında gösteriliyor. Burada hem maddi hem de manevi hasardan bahsediyoruz sayın Erbakan. Sanıyor musunuz ki 12 Eylül nedeniyle milyarlarca insanın ahını sadece Kenan Evren aldı?

Müşteri temsilcisi bıyık altından gülerek ekledi:

- Kendisini de sabırsızlıkla bekliyoruz. Onun defteri de, sizinkinden iyi olmasın, bir hayli kalabalık. Şu yargılama işi çıkınca bütün hesaplar değişecek diye heyecanlandık ama tahmin ettiğimiz gibi, bir şey olduğu yok. Neyse. Dosyanızın tahmininizden çok daha dolu olduğunu söyleyeyim, bu bahsi kapatalım.

- Sevaplarımdan hiç bahsetmiyorsunuz? Mesela eğittiğim çocukların da Müslüman halkın da çok duasını aldım ben.

- Haklısınız. Eğitimine katkı sağladığınız çocukların bir kısmı sevap hanenize yazıldı zaten. Ama İmam Hatip öğrencilerini kayırırken hayallerini yıktığınız diğerlerinin bedduaları da görülüyor burada, sevapların bir kısmını götürmüş. Diğer öğrencileriniz, yani şu anda çok önemli yerlerde olanlar konusunda bir yorum yapmak için erken. Duası da bedduası da çok büyük olduğu için sizin hesaplarınıza hiç karışmamalarının daha uygun olduğuna karar verdik. Onların hesaplarını kestiğimiz zaman sizin cehennemde geçireceğiniz sürede bazı oynamalar yapılabilir. Bu bahsettiklerim dışında da çok sevabınız var, şüpheniz olmasın. Ama hem günahlarınız daha fazla hem de havuz sistemi işinizi daha da çıkmaza sokmuş durumda. Kabullenin artık, cennete girme ihtimaliniz yok denecek kadar hiç.

Necmettin Erbakan yıkılmıştı. Oysa her şey ne güzel başlamıştı. Cennete kesin gözüyle bakarken şimdi düştüğü durum ölümden de beterdi.

Bankanın tahsilatı tamamlandıktan sonra kanatsız ve mutsuz olarak dışarı çıktı. İki zebani kendisini bekliyordu. Sırat Köprüsü'ne yönelmişken zebaniler tarafından durduruldu.

- Senin oradan geçmene gerek yok. Nereye gideceğin belli zaten, bankacı çocuk bütün sürprizi kaçırdı. Düşeceğin belli olunca gereksiz masraf çıkıyor biliyor musun? Biz de zaten köprüye vereceğimiz parayı yedik, seni içeri yan yoldan sokacağız. Gel, bu taraftan gidiyoruz.

Uzaklardaki devasa kapıya doğru birlikte yürümeye başladılar. Yolculuğun uzun ve zahmetli geçeceği belliydi. İşin kötüsü, Erbakan'ın ayağındaki damar iltihabı yine nüksetmiş, çok yakında başlayacak işkencesinin habercisi olmuştu. Bu arada üçüncü bir zebani de elinde üç paket kızarmış patatesle gruba katıldı. Zebaniler az önce Erbakan'ı dürterken kullandıkları çatallarıyla patateslerini yerken, biri elindeki paketi ona da uzattı.

- İster misin? Mutlaka tadına bak. O kadar lezzetli ki, insanı dinden çıkarır.

12 Aralık 2010 Pazar

tanrı misafiri

önce söz vardı. kulaktan kulağa taşınır, tanrıları birbirine düşürür, türlü türlü saçmalığa davetiye çıkarırdı. yunan'ı olsun, kelt'i olsun, tüm tanrılar dedikodu yapardı. her kültürde bir tufan hikayesinin olması, çoğu yaradılış öyküsünün benzer şekilde başlaması bu yüzdendir.

o zamanlar, daha insan icat edilmemişken, cennet günden güne güzelleşen bir bahçe, cehennem kendi yağıyla kavrulan minik bir ticarethaneydi. tanrı bütün günü bahçesinde düşünerek geçirir, yaratma isteğine göre domates, salatalık, maymun, kedi gibi canlılar ekip biçerdi. yarattığı her şey bir ihtiyacı karşılardı. ancak tanrı'nın amacı faydalı olmak değildi. yaratmak onun için bir hobiydi. bu nedenle, ortaya çıkardığı her şeyi, isteyenlere karşılıksız verirdi.

iyi bir tüccar olan şeytan ise tanrı'nın bu huyuna anlam veremezdi. tanrı sürekli inanılmaz şeyler yaratırken, ahlak anlayışı karşılıksız alımları kabul etmeyen şeytan, ondan bir şey istemeye tenezzül etmezdi. satama'dan* getirdiği eşyaları pazarlar, kendi çapında geçinip giderdi. ne var ki, şeytan'ın gözü, tanrı'nın yarattığı ilginç bir objedeydi. bizzat tanrı'dan almak yerine, takas edebilmesi için onu birilerine vermesini sabırsızlıkla bekliyordu. henüz kimsenin almak istemediği, ne işe yaradığını bile bilmediği bu obje bir telefon kulübesiydi. şeytan'a göre herkesin dedikodu ihtiyacını karşılayacak müthiş bir icat olmasına rağmen, şimdilik bahçenin güzelliğini bozmaktan başka bir işe yaramıyordu.

bir gün tanrı bahçesinde oyalanırken tuhaf bir şey yarattı. bu yaratık, bitkiler gibi uzundu ve dik duruyordu ama onların aksine hareket ediyordu. hayvanlar gibi gürültücü ve yumuşaktı ama onlar gibi tüylü değildi. oldukça biçimsizdi. çirkin bile sayılabilirdi. tanrı, yeni eseriyle iletişim kurmaya çalışırken, onun her şeye merakla baktığını, kafasını bir an başka yöne çevirdiğinde ise bir şeyleri kurcalamak için kaçtığını fark etti. "zaten beğenmemiştim, ne yaparsa yapsın" diyerek evine girecekken, bahçeden yükselen gürültü bundan sonra hayatın pek kolay geçmeyeceğinin habercisi oldu. gürültünün kaynağına gidip yaratığı bulduğu zaman karşılaştığı sahne endişe vericiydi. aptal yaratık ağaç dallarını birbirine sürterek ateş yakmış, hem hayvanları korkutmuş hem de bitkilere zarar vermişti. yangını söndürmek için ateşe taş, çiçek, tavşan, ne bulursa atıyor, bir anlamda güzelim bahçenin içine ediyordu. tanrı bir nefeste yangını söndürüp "ne yapıyorsun be adam?!" diye gürlediğinde durdu, " adam benim adım mı?" diye sordu.

- eeaaa... şey... evet. sanırım. (iç ses: yani... neden olmasın?)
- adam ne demek?
- şey demek... insan demek. (iç ses: insan ne .mına koyim, öyle yaratık ismi mi olur?)
- insan nasıl bir şey?
- sensin işte?
- kendimi göremiyorum ki. nasıl bir şeyim ben?
- ön ve arka ayakların var ama arka ayaklarının üstünde denge sağ...
- hiçbir şey anlamıyorum. nasıl bir şeyim ben?
- anlatıyorum işte, dinlersen...
- anlatmakla olmaz. nasıl bir şeyim ben?
- böyle işte gövden...
- böyle işte demekle olmaz. nasıl bir şeyim ben?
- ya işte düşünüyorsun, soruyorsun, konuşuyors...
- ya işte demekle olmaz. nasıl bi...

şımarık çocuğuna sinirlenen tanrı, adam'ın ağzına öyle bir tokat aşketti ki, bedeni bahçenin bir yanına uçarken, ruhu olduğu yerde kaldı. birbirlerinden bağımsız hareket etmeye başladılar. adam birken iki olmuştu. biriyle zor baş eden tanrı, bahçede koşuşturan, her şeyi kurcalayan iki veletle ne yapacağını şaşırdı. dinlenmek ve düşünmek için eve girdi. belki çocuklar bahçede birbirine göz kulak olur, aptal aptal sorularıyla birbirinin canını sıkardı. hatta sıkıntıdan birbirlerini öldürseler ne güzel olurdu.

-----------

şeytan oldukça yorucu bir gün geçirmişti. malların yüklemesinde aksaklıklar meydana gelmiş, sorun çözülene kadar şeytan dünyanın bir ucundan diğerine gitmek zorunda kalmıştı. dalgın bir zebaninin fatura adresini cehennem yerine cehennet olarak yazması sonucunda nakliyecilerin kafası karışmış, mallar araf'ta takılmıştı. bir sürü belgeyi yeniden düzenlemek, farklı masalarda imzalatmak, izinleri yeniden çıkarmak zorunda kalan şeytan çok sinirliydi. tüm sorun çözülüp evine ulaştığında bile sinirden yerinde duramıyordu. nereye saldıracağını bilemediğinden kendini temizliğe verdi. iki saat içinde pırıl pırıl bir evi, çözülmüş bir sorunu ve yorgunluktan tutulmuş bir sırtı olmuştu. kendisine bir kahve hazırladı, devasa koltuğuna yerleşti ve kitabına daldı.

aradan birkaç dakika geçmişti ki, kapısı çalındı. nakliyecilerin bahşiş için geldiğini düşünerek yerinden kalkmadı. bu adamlarla daha fazla uğraşmak istemiyordu. ama kapı ısrarla çalınıyor, gürültü de şeytan'ın sinirlerini en az nakliyeciler kadar bozuyordu. "adamı zorla kötü eder bunlar" diyerek kapıyı açtı.

karşısında kimseyi görememesine şaşırırken, bacaklarının arasından içeri giren kısa boylu yaratıkları fark etti. küçüklerdi, arka ayaklarının üstünde duruyorlardı, çok çirkin ve enerjik görünüyorlardı. evde saçma sapan koşuşurken biri kahve fincanını devirdi, diğeri kültablasıyla sehpayı çizmeye başladı. yeni düzenlenmiş dosyalar havalarda uçuşuyor, abaküsün boncukları misket gibi dağılıyordu. bir dakika içinde gerçekleşen karmaşa karşısında şeytan'ın ağzı hayretten bir karış açılmıştı. bu yaratıklar neydi ve kendisinden ne istiyorlardı? zarar artmadan harekete geçti ve iki yaratığı enselerinden tutup göz hizasına kaldırdı.

- kimsiniz ve benden ne istiyorsunuz?
- ben adam. tanrı misafiriyim.
- ben adam. tanrı misafiriyim.
- sen hiç de bile adam değilsin. adam benim. sen ancak hayvan olursun.
- sensin hayvan gerizekalı! ayrıca iğrençsin. ayrıca maymuna benziyorsun. ayrıca kokuyorsun. ayrıca...
- YETER!

yaratıklar ani gürleme karşısında korkmuş, kollarıyla bacaklarını kendilerine çekip top gibi olmuşlardı. elleriyle yüzlerini kapatıp saklanabildiklerini sanıyorlardı. bir çeşit tespih böceği olma ihtimalleri vardı. ama çok farklı görünüyorlardı. tanrı'nın bu kadar salak şeyler yaratması, bir de üstüne misafir olarak şeytan'a göndermesi inanılır gibi değildi. şimdi telefon kulübesi şeytan'da olsa hemen tanrı'yı arar, neler olduğunu öğrenirdi.

- sizi tanrı mı gönderdi şimdi?
- evet.
- neden?

yaratıklar hep bir ağızdan konuşuyor, ne söyledikleri anlaşılmıyordu.

- bir dakika. BİR DAKİKA! ne dediğiniz anlaşılmıyor. sırayla konuşun. adam, önce sen.

yaratıklar yine birlikte konuşmaya başladılar. şeytan önce isim sorununu çözmeye karar verdi.

- tamam. ikinize farklı isimler vereceğim, bundan sonra sizi böyle çağıracağım.
- ben adam olacağım!
- hayır, ben adam olacağım!
- ikiniz de adam değilsiniz. sen artık adem'sin. sen dee... hayva... havva ol sen de. tanrı seni neden gönderdi adem?
- salak olduğunu söylemem için.
- hayır, hırsız olduğunu söylemem için.
- hayır, hiç de bile! burada olsa ağzına bi tane çakarım dedi!
- bana ne?! bence malları da bokuma benziyor zaten dedi.
- LAĞN!

yaratıklar yine korkup susmuştu. şeytan'ın kafası karışmıştı. tanrı'nın neden ona salak ya da hırsız diyebileceğini anlamıyordu. ah o telefon kulübesi olsaydı... ama şeytan çok sinirlenmişti. tanrı, şeytan gibi dürüst bir tüccarı, hem de hiç alışverişleri yokken nasıl hırsızlıkla itham edebilirdi? nasıl başına bu iki belayı gönderebilirdi? şeytan bunun intikamını almak zorundaydı. hatta belki intikamla birlikte telefon kulübesini de alırdı. öfkeyle evden çıktı, elinde yaratıklarla tanrı'nın kapısına dayandı.

-----------

tanrı huzur içinde bahçesiyle ilgileniyordu. çocukları tamamen unutmuştu. şeytan elinde adem ve havva'yla geldiğinde büyük bir sorunla karşı karşıya olduğunu anladı.

- senin bu yaptığın komşuluğa sığmaz tanrı efendi!
- kusura bakma mirim, bahçeden kaçmışlar, kim bilir neler yapt... OYNAMA ONUNLA EVLADIM!
- iyi de komşum, yapıyorsun böyle, sonra salıyorsun sokağa! yapılacak şey mi b... ELLEME ONU ÇOCUĞUM!
- görüyorsun işte şeytancığım, bir an gözünü ayırsan yerl... ADAM, TOKADI YİYECEKSİN! ELLEME DEDİK!
- bu arada ben onlara adem'le havva dedim, senin için bir sakıncası var mı? OĞLUM! KONUŞTURMADIN İKİ DAKİKA!
- benim için yok da... sen şimdi onlara isim verdiğine göre... ŞŞT! GİDİN ŞU İLERİDE OYNAYIN! onların sahibi oldun.
- nasıl yani?
- yani onlar artık senin çocukların, senin sorumluluğundalar.
- yok öyle bir şey efendim! sen yarattın, sen bakacaksın! öyle tavşan gibi üretip sokağa atmak var mı? ayrıca evime verdikleri zararlar nedeniyle, tazminat olarak telefon kulübesini istiyorum.
- senin amacın belli zaten şeytan efendi! evine zarar vermeseler "çocuklarını getirdim, ödül isterim" diyecektin. seni bahçesine alanda kabahat!
- yok artık! arkamdan salak diyorsun, hırsız diyorsun, söyleyecek cesaretin olmadığından çoluk çocuğu gönderiyorsun! bu pısırıklıkla sen istesen de bakamazsın zaten onlara! sabi sübyanı senin eline bırakacağıma alır kendi evimde bakarım daha iyi! meymenetsiz!
- hırsızsın tabi! gelir gelmez telefon kulübesini istedin! şimdi de evlatlarımı almaya çalışıyorsun! sıkıyorsa al paçoz!
- ben var ya, onları da alacağım, çocuklarını da alacağım, sonsuza kadar bütün nesillerini evimde barındırıp senden koruyacağım! uyuz bahçen de telefon kulüben de sana kalsın, hepsini insan gibi yetiştireceğim! yapmazsam bana da şeytan demesinler!
- onlar sana gelmek isteyecek mi bakalım? adem, havva! beni mi daha çok seviyorsunuz şeytan'ı mı? adeeem? havvaaaa!
- al işte iki çocuğa sahip çıkamadın! neredeler kim bilir?
- asıl sen sahip çıkamadın! bir de yedi ceddini evimde besleyeceğim diyorsun!
- asıl sen...

-----------

tanrı, adem ve havva'ya ileride oynamalarını söylediği zaman çocukların bundan ne anlayacağını bilememişti. şu ilerinin ne olduğunu anlamayan yaratıklar az gitmiş, uz gitmiş, yıllarca yürüyüp dünyada bir yere yerleşmişti. tanrı ve şeytan'ın bitmek bilmeyen kavgaları sırasında büyümüşlerdi. bir ara amasya'da elma işine girmeyi düşündülerse de afrika kıtası'nda tarımın daha kolay olacağını fark edip taşınmış, ilk çocuklarını da burada yapmışlardı.

elma ağacı, bilginin keşfi, masumiyetin kaybolması, yılanın havva'yı baştan çıkarması gibi şeyler aslında hiç olmadı. ama adem'e sorarsanız pis pis sırıtıp "elbette havva'yı baştan çıkaran bir yılan vardı" diyecektir. belki başka bir hikayede.

* satama'nın neresi olduğunu merak edenleri wikipeia nahiyesine alırken, fikir için onur bilgi'ye teşekkür ederim.