genç kadın cehenneme girdi. kimse orada ne aradığını, ne kadar kalacağını sormadı. kendini öfkeyle sorgulayan pek çok kişi gibi o da tüm umudu geride bırakmıştı.
iblis olan biteni kulesinden izliyordu. ne zebanileri çağırdı ne de tahtaya +1 yazdı. kadının henüz ölmediğini ve cehennem ordusuna katılmadığını biliyordu. onun da zamanı gelecekti ama henüz sadece bir hesaplaşma için burada bulunuyordu. kendi içinde bir hesaplaşma. buna ne tanrı ne de iblis karışabilirdi. onun bulunduğu yer, kişiye özel bir cehennemdi.
nereye gittiğini, kimlerle konuşacağını biliyordu. aslında dik tuttuğu alnının altında ileri bakan gözleriyle, hafif çatılmış kaşlarını tamamlayan sert adımlarıyla oldukça kararlı görünüyordu. ancak kafası karışıktı, iblis kadının dudaklarındaki gerginlikten bunu görebiliyordu.
kadın boyunlarında hala yağlı urganın izini taşıyan üç genç adamın yanında durdu, başıyla selam verdi. adamlar da selam verip yanlarında yer gösterdiler. kadın bir süre sessiz kaldı. adamların yüzlerini inceledi. dudaklarındaki gerginlik yerini titremeye bırakırken başını eğdi. yere bakarak konuşmaya başladı.
"nasıl olduğunu anlamıyorum. benim hiç böyle bir bilincim olmadı. bizim nesilde çok az kişide var bu, sonraki nesilde sanırım daha da az. hiçbir şeyin ucundan tutamıyor gibiyiz. olaylar karşısında bazen öfkeleniyoruz ama kısa sürede her şey unutuluyor. hiçbir şeyi önemsemiyoruz, hiçbir şeyi. örgütlenmiş olanlar bile hiçbir şeyin değişmeyeceğini bilir gibiler. öylesine umutsuz bir gençlik. sanki sadece öfkelerini kusuyorlar. yok aslında, abartıyorum. öfkelenmekten fazlasını yapanlar var, gerçekten bir şeyleri değiştirmeye çalışanlar. bunların örnekleri siyasi partilerde de var, pkk'da da, filistin'e giden gemilerde de, hatta belki greenpeace'te de. ben sadece bir davaya, uğruna ölebilecek kadar bağlı olmayı anlamıyorum."
uzun boylu adam sigarasından bir nefes çekerken yarım ağızla sırıttı. onun zamanında da böyle gençler vardı, hem de çok. etliye sütlüye karışmayan, güvenli alanından uzaklaşmayan, elini ateşe sokmak bir yana, en ufak kıvılcımda yangın tüpüne sarılan çok kişi vardı. ne tuhaftır, bu adamlar onlara da bildiri dağıtmıştı. olur da bir tanesi, bir an için önemser, bir an bir cesaret gelir, bir kişi daha aralarına katılabilir umuduyla.
"buna sadece bencillik demek yanlış olur. başkasını düşünmediğim doğru. ama kendim için bile bir şey yaptığım söylenemez. ucu bana dokunan durumlarda bile ilk öfkem kısa sürede sönüyor. sizin içinizde yanan bir ateş vardı ya, bende, hatta çoğumuzda yok o. sizin içinize nasıl düştü, nasıl bu kadar tutarlı oldunuz, öğrenmek istiyorum.nasıl lafta kalmayacak kadar ileri gidebildiniz?"
"öğrenilmez bu. yaşanır. hissedilir. sana ne anlatsak boş. anlatırız, o kıvılcım yanar içinde, sonra gerisin geriye söner. biz hiç öylesine yaşamadık ki. yaşamı çok seviyorduk, onu bizden kopardılar. çok sevdiğimiz için, yaşamak uğruna ölebileceğimiz için bile bile lades dedik. senin o kadar sevdiğin, 'benim' diyebildiğin bir şey var mı?"
"yok galiba. bir tek ben varım."
"değer verdiklerin?"
"var. ama sadece tanıdığım kişiler. hümanist değilim zaten ben."
"biz tanımadıklarımıza da değer veriyorduk. sadece kendimiz için değil, 'benim' dediklerimiz için de savaşıyorduk. bu ülkeye, ailelerimizin, arkadaşlarımızın, sevgililerimizin yaşadığı bu ülkeye 'benim' diyorduk. sen bunların hiçbirine 'benim' diyemiyorsun ki. çocuğun olsa ona bile diyemezsin, diyemeyeceğin için çocuğun olmaz senin. çoğunuz da böylesiniz. uzaktan üzülür, onun acısını içinizde hissetmezsiniz. sonra da unutursunuz."
"ben bunları biliyorum. buraya sizi anlamak için gelmiştim oysa."
"hisset o zaman. hissetmeden yazma. bak bütün bu satırlar boş. söyleyecek bir şeyin, savunacak bir davan yoktu bunları yazarken. bize boşuna geldin."
genç kadın cehennem kapılarına doğru yürürken iblis de ona katıldı. bir süre yanında sessizce yürüdü, sonra sordu.
"onları burada bulacağını nereden bildin?"
"özgür irade. eğer tutkun derdin kadar büyükse, bir amaç uğruna değil aileni, ülkeni, tanrıyı bile karşına almışsan, 'allah'ı gelse durduramaz' denilen biri olmuşsan yerin ancak cehennem olabilir. hem tanrı seni cennete almaz hem de zaten derdinle ölmüşsündür, sen de cennete girmek istemezsin."
"sağol."
"neden?"
"ben de bunca zaman bu kadar suçsuz insan neden buraya geliyor diye düşünüyordum."
"ben hiçbir şey yapmadığım için suçlu sayılabilirim belki. yakında görüşürüz."
ölünün ardından konuşmalar, diğer taraftan dedikodular, bir takım terbiyesizlikler, şakalar
7 Haziran 2010 Pazartesi
5 Mayıs 2010 Çarşamba
melekler ve şubeler
insanlar rahibe teresa'nın melek gibi bir kadın olduğunu söylerler. ancak yanılırlar. herkes bilmelidir ki, kadından melek olmaz.
rahibe teresa ise hem bu gerçeği bilmediğinden hem de yaşarken çok gaza getirildiği için, öldüğü zaman melek olmak üzere başvuruda bulundu. başvurusunun reddedildiğini öğrenene kadar iki hafta beklemesi gerekti. bu iki haftayı da farklı masalarda verilen imzalar, toplaması gereken belgeler, çeşitli tetkikler ve beklenmedik tavırlarla geçirdi. nasıl olduysa melekler şubesinde, rahibe teresa'nın ilk bakışta (veya en azından biraz dikkatli bakınca) anlaşılabilecek kadın olma durumu ancak iki haftada ortaya çıkabilmişti. her şey bir yana, teresa ilk gün yaşadığı şoku unutamıyordu.
şubenin kapısında dimdik duran, görkemli bir melek bekliyordu. teresa nazikçe selam vererek yanından geçerken melek tarafından durduruldu.
- iyi günler. ben melek olmak için başvuru yapacaktım.
- biz de bu saate kadar seni bekliyorduk. git şimdi, yarın sekizde burada ol.
- ama ben...
- la yürü git!
bir an "yanlış yere mi geldim?" diye düşündü. cennette hiç böyle bir şeyle karşılaşmamıştı. değil kaba kelimeler kullanmak, kimse ona sesini bile yükseltmemişti şu zamana kadar. sinirleri bozuldu. şubeden uzaklaşırken göz yaşlarını tutamıyordu.
ikinci gün saat sekizde melekler şubesinin kapısındaydı. kapıdan geçerken, sanki içeri kendinden başka bir şey sokabilirmiş gibi üstü arandı ve metal dedektöründen geçirildi. hemen ardından, göğsüne iğnelemesi için kendisine bir numara verildi. olanlara anlam veremiyordu ama 3 numara olması en azından işlemlerin çabuk biteceği umudunu vermişti.
zaten cennette böyledir. cehennemin aksine burada her an umut vardır. umutsuzluğa kapılmak kesinlikle yasaktır!
sonra beklemesi söylendi ve harika bir bahçeye gönderildi. bal akan ırmaklar, cıvıldayan rengarenk kuşlar... gerçek bir cennet bahçesi. ne var ki bu bile dört saatlik bir bekleyişin ardından sinir bozucu olabiliyordu. teresa çocukken yaptığı gibi tırnaklarını yemeye başladığında numarasını okudular. tam belirilen masaya gidecekken yemek saatinin geldiği haberini aldı. normalde kuş kadar yemeye alışmış teresa kendisine verilen tepsiyi teşekkür ederek bırakacaktı ki, "lan otur! adam gibi ye yemeğini!" emriyle gördüğü ilk boş yere oturdu ve lokmaları boğulurcasına yutmaya başladı. burada bir saat geçirdi.
sonunda yemek bitti ve bir masaya yönlendirildi. masada oturan melek önündeki kağıtlardan başını bile kaldırmadan "evraklar" diyerek elini uzattı.
- ama ben... evrak getirmem gerektiğini bilmiyordum.
- hufff... nüfus cüzdanını ver madem.
- ne nüfus cüzdanı beyefendi?
- yok artık! başvuru yapmaya geldin ve nüfus cüzdanın yanında değil mi?
- beyefendi burada nüfus cüzdanı kullanmıyoruz ki biz! öyle şeyleri dünyada bıraktık!
- o başvuru yapmayanlar için geçerli. şimdi gidip kendine bir nüfus cüzdanı çıkarttırıyorsun, gereken belgeleri şu melekten öğreniyorsun, her şeyi toparlayıp geliyorsun.
teresa azimliydi. dünyada bundan çok daha fazlasına katlanmıştı. hem nüfus müdürlüğüne gidip işlem yaptırmak ne kadar zor olabilirdi ki? elbette, pek çok konuda olduğu gibi bunda da yanılıyordu. kimlik sahibi olmak bir haftasını almış ve sinirlerinin %40'ını harap etmişti. bir haftanın sonunda, saat sekizde yine melekler şubesindeydi. belgelerini verdi, birkaç form doldurdu, farklı masalarda imzalattı ve başka bir odaya alındı.
- soyun.
- efendim?!
- sağlık kontrolüne gelmedin mi kardeşim? soyun, bir sakatlığın var mı görelim.
- iyi de ben cennetteyim! ne sağlığı, ne kontrolü?
- sen bi kere o eli indir. melek olarak başvurmuyor musun? prosedür böyle. sanki biz çok bayılıyoruz orana burana bakmaya.
utana sıkıla soyunan teresa yine ağlamak üzereydi. hiçbir erkeğin görmediği vücudu şimdi melekler tarafından inceleniyordu.
- şimdi al bu raporu damgalattır. oradan seni yönlendirecekler. haydi geçmiş olsun.
ardından teresa bir sınava girdi. sınav, kutsal kitaplardan soruların yanı sıra, sayısal bölüm ve yetenek testi de içeriyordu. test bitince yine imzalar, damgalar ve bekleyişler... ve daha kötüsü; teresa'nın bir an cennette mi yoksa cehennemde mi olduğunu kendi kendine sorgulaması, meleklerin teresa'nın aklından geçenleri bilip sinirlenmeleri, hep bir ağızdan "biz sadece görevimizi yapıyoruz" diye yanıtlamaları ve sonuçta işlemlerin birkaç gün daha uzaması.
şube ziyaretleri sırasında teresa'nın yaşadığı ilginç olaylardan biri de papa 2. john paul ile karşılaşması oldu. koskoca papa, dev gibi bir kazanın başında patates soyuyordu. teresa'yı görünce hemen yanına gitti.
- vaaay kimler gelmiş! n'aber lan ya..raam?!
- ?!
- ne işin var burada lan?
- melek olmak için başvurdum, günlerdir başıma gelmeyen kalmadı. sen başarmışsın galiba?
- hee... başardım tabi. cehenneme göndereceklerdi, sonra "ne de olsa aynı şey" dediler, uzun dönem melek yaptılar beni. ortama da pek alışamadım .mına koyim, paso ceza alıp duruyorum, süre uzuyor. yıllardır çıkamadım s.ktiğimin yerinden .mına koyim!
- sen... sen çok değişmişsin john!
- ya kusura bakma bacım, meleklik işte, adamın .mını g.tünü dağıtıyor .mına koyim.
- nasıl yani? hani yardımlaşma, kanatlar, peygambere haber vermeler falan?
- yeaa onlar var da genellikle angarya işte. sabahın köründe kalkıp toparlan, sonra günde üç kez içtimaya çık, bir sürü görev al, yine de yaranama .mına koyim. deli danalar gibi koşturuyorlar bütün gün. öyle peygambere emir indirmeler, kıyamet koparmalar falan da yüksek rütbelilerin işi, herkese yaptırmıyorlar öyle. sen melek olmak için mi geldim demiştin?
- evet. işlemleri tamamladım gibi, olacağım kısmetse.
- olmaz ki. kadınları almıyorlar. seni neden bu kadar uğraştırdılar anlamadım. şerefsizim mantık yok burada.
- almıyorlar mı?!
- yoo. kadından melek mi olur .mına koyim, güldürme beni.
teresa günlerden beri ilk kez rahat bir nefes aldı. 2. john paul'ün boynuna neşeyle sarılacağı sırada yerdeki patates kabuklarından birine bastı ve düşüp kolunu kırdı. bütün bunlar melekler şubesinde olduğu için, tanrı'nın askerleri teresa'nın tedavisini de üstlenmişti. tedavinin yapılması için birkaç imza, birkaç damga, birkaç bina arasında koşuşturma gerekecekti o kadar. bir diğer deyişle cennette de işkence bitmiyordu. ama melekler de ne yapsınlardı? her şey kuralına göre olmak zorundaydı ve onlar sadece görevlerini yapıyorlardı.
birkaç gün sonra teresa'nın kadın olduğu anlaşıldı ve olay rafa kaldırıldı.
rahibe teresa ise hem bu gerçeği bilmediğinden hem de yaşarken çok gaza getirildiği için, öldüğü zaman melek olmak üzere başvuruda bulundu. başvurusunun reddedildiğini öğrenene kadar iki hafta beklemesi gerekti. bu iki haftayı da farklı masalarda verilen imzalar, toplaması gereken belgeler, çeşitli tetkikler ve beklenmedik tavırlarla geçirdi. nasıl olduysa melekler şubesinde, rahibe teresa'nın ilk bakışta (veya en azından biraz dikkatli bakınca) anlaşılabilecek kadın olma durumu ancak iki haftada ortaya çıkabilmişti. her şey bir yana, teresa ilk gün yaşadığı şoku unutamıyordu.
şubenin kapısında dimdik duran, görkemli bir melek bekliyordu. teresa nazikçe selam vererek yanından geçerken melek tarafından durduruldu.
- iyi günler. ben melek olmak için başvuru yapacaktım.
- biz de bu saate kadar seni bekliyorduk. git şimdi, yarın sekizde burada ol.
- ama ben...
- la yürü git!
bir an "yanlış yere mi geldim?" diye düşündü. cennette hiç böyle bir şeyle karşılaşmamıştı. değil kaba kelimeler kullanmak, kimse ona sesini bile yükseltmemişti şu zamana kadar. sinirleri bozuldu. şubeden uzaklaşırken göz yaşlarını tutamıyordu.
ikinci gün saat sekizde melekler şubesinin kapısındaydı. kapıdan geçerken, sanki içeri kendinden başka bir şey sokabilirmiş gibi üstü arandı ve metal dedektöründen geçirildi. hemen ardından, göğsüne iğnelemesi için kendisine bir numara verildi. olanlara anlam veremiyordu ama 3 numara olması en azından işlemlerin çabuk biteceği umudunu vermişti.
zaten cennette böyledir. cehennemin aksine burada her an umut vardır. umutsuzluğa kapılmak kesinlikle yasaktır!
sonra beklemesi söylendi ve harika bir bahçeye gönderildi. bal akan ırmaklar, cıvıldayan rengarenk kuşlar... gerçek bir cennet bahçesi. ne var ki bu bile dört saatlik bir bekleyişin ardından sinir bozucu olabiliyordu. teresa çocukken yaptığı gibi tırnaklarını yemeye başladığında numarasını okudular. tam belirilen masaya gidecekken yemek saatinin geldiği haberini aldı. normalde kuş kadar yemeye alışmış teresa kendisine verilen tepsiyi teşekkür ederek bırakacaktı ki, "lan otur! adam gibi ye yemeğini!" emriyle gördüğü ilk boş yere oturdu ve lokmaları boğulurcasına yutmaya başladı. burada bir saat geçirdi.
sonunda yemek bitti ve bir masaya yönlendirildi. masada oturan melek önündeki kağıtlardan başını bile kaldırmadan "evraklar" diyerek elini uzattı.
- ama ben... evrak getirmem gerektiğini bilmiyordum.
- hufff... nüfus cüzdanını ver madem.
- ne nüfus cüzdanı beyefendi?
- yok artık! başvuru yapmaya geldin ve nüfus cüzdanın yanında değil mi?
- beyefendi burada nüfus cüzdanı kullanmıyoruz ki biz! öyle şeyleri dünyada bıraktık!
- o başvuru yapmayanlar için geçerli. şimdi gidip kendine bir nüfus cüzdanı çıkarttırıyorsun, gereken belgeleri şu melekten öğreniyorsun, her şeyi toparlayıp geliyorsun.
teresa azimliydi. dünyada bundan çok daha fazlasına katlanmıştı. hem nüfus müdürlüğüne gidip işlem yaptırmak ne kadar zor olabilirdi ki? elbette, pek çok konuda olduğu gibi bunda da yanılıyordu. kimlik sahibi olmak bir haftasını almış ve sinirlerinin %40'ını harap etmişti. bir haftanın sonunda, saat sekizde yine melekler şubesindeydi. belgelerini verdi, birkaç form doldurdu, farklı masalarda imzalattı ve başka bir odaya alındı.
- soyun.
- efendim?!
- sağlık kontrolüne gelmedin mi kardeşim? soyun, bir sakatlığın var mı görelim.
- iyi de ben cennetteyim! ne sağlığı, ne kontrolü?
- sen bi kere o eli indir. melek olarak başvurmuyor musun? prosedür böyle. sanki biz çok bayılıyoruz orana burana bakmaya.
utana sıkıla soyunan teresa yine ağlamak üzereydi. hiçbir erkeğin görmediği vücudu şimdi melekler tarafından inceleniyordu.
- şimdi al bu raporu damgalattır. oradan seni yönlendirecekler. haydi geçmiş olsun.
ardından teresa bir sınava girdi. sınav, kutsal kitaplardan soruların yanı sıra, sayısal bölüm ve yetenek testi de içeriyordu. test bitince yine imzalar, damgalar ve bekleyişler... ve daha kötüsü; teresa'nın bir an cennette mi yoksa cehennemde mi olduğunu kendi kendine sorgulaması, meleklerin teresa'nın aklından geçenleri bilip sinirlenmeleri, hep bir ağızdan "biz sadece görevimizi yapıyoruz" diye yanıtlamaları ve sonuçta işlemlerin birkaç gün daha uzaması.
şube ziyaretleri sırasında teresa'nın yaşadığı ilginç olaylardan biri de papa 2. john paul ile karşılaşması oldu. koskoca papa, dev gibi bir kazanın başında patates soyuyordu. teresa'yı görünce hemen yanına gitti.
- vaaay kimler gelmiş! n'aber lan ya..raam?!
- ?!
- ne işin var burada lan?
- melek olmak için başvurdum, günlerdir başıma gelmeyen kalmadı. sen başarmışsın galiba?
- hee... başardım tabi. cehenneme göndereceklerdi, sonra "ne de olsa aynı şey" dediler, uzun dönem melek yaptılar beni. ortama da pek alışamadım .mına koyim, paso ceza alıp duruyorum, süre uzuyor. yıllardır çıkamadım s.ktiğimin yerinden .mına koyim!
- sen... sen çok değişmişsin john!
- ya kusura bakma bacım, meleklik işte, adamın .mını g.tünü dağıtıyor .mına koyim.
- nasıl yani? hani yardımlaşma, kanatlar, peygambere haber vermeler falan?
- yeaa onlar var da genellikle angarya işte. sabahın köründe kalkıp toparlan, sonra günde üç kez içtimaya çık, bir sürü görev al, yine de yaranama .mına koyim. deli danalar gibi koşturuyorlar bütün gün. öyle peygambere emir indirmeler, kıyamet koparmalar falan da yüksek rütbelilerin işi, herkese yaptırmıyorlar öyle. sen melek olmak için mi geldim demiştin?
- evet. işlemleri tamamladım gibi, olacağım kısmetse.
- olmaz ki. kadınları almıyorlar. seni neden bu kadar uğraştırdılar anlamadım. şerefsizim mantık yok burada.
- almıyorlar mı?!
- yoo. kadından melek mi olur .mına koyim, güldürme beni.
teresa günlerden beri ilk kez rahat bir nefes aldı. 2. john paul'ün boynuna neşeyle sarılacağı sırada yerdeki patates kabuklarından birine bastı ve düşüp kolunu kırdı. bütün bunlar melekler şubesinde olduğu için, tanrı'nın askerleri teresa'nın tedavisini de üstlenmişti. tedavinin yapılması için birkaç imza, birkaç damga, birkaç bina arasında koşuşturma gerekecekti o kadar. bir diğer deyişle cennette de işkence bitmiyordu. ama melekler de ne yapsınlardı? her şey kuralına göre olmak zorundaydı ve onlar sadece görevlerini yapıyorlardı.
birkaç gün sonra teresa'nın kadın olduğu anlaşıldı ve olay rafa kaldırıldı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)