2 Şubat 2010 Salı

the imam

- anne... "yukarıda allah var" dedikleri zaman bizim üst kattaki komşudan bahsetmiyorlar, di mi?
- hayır tabi. o adamdan allah değil, ancak allahlık olur.
- ben allah'ı düşününce aklıma hep camideki imam geliyor. ama o da allah değil sanırım?
- yok, o da değil.
- ama allah'ı tanıyor, di mi? böyle arkadaşı gibi bir şey gibi sanki?
- aslında hayır. allah hakkında bir şeyler okuyan, sanki onun söylediklerini anlatır gibi konuşan imamlar var. ama onlar allah'ın arkadaşı falan değil, çoğunun hiçbir şeyden haberi yok. hatta kayda değer bir bölümünün cennette bile yeri yok. istersen sana hiçbir zaman cennete giremeyecek bir imamla ilgili bir hikaye anlatabilirim. ne dersin?
- olur!

============

3 haziran 1989... aylar süren bekleyişin ardından cehennem halkı geri sayıma başlamıştı. seyyid ruhullah musavi humeyni, nam-ı diğer ayetullah humeyni cehenneme geliyordu. kendisi olacaklardan habersiz, her şeyi allah için yapmış olmanın gönül rahatlığıyla gözlerini kapamış, milyonlarca müslüman tarafından taşınan tabutuyla son yolculuğuna uğurlanıyordu.

humeyni ilerlerken kafasında ani bir acı hissetti. dönüp baktığında tabuttan düşmüş olduğunu gördü, halkın sevgisi karşısında keyfi yerine geldi. hem allah için çalışmış hem de kestirdiği tüm kellelere rağmen inanılmaz sevilmişti. bu şartlar altında cennete girmesi kaçınılmazdı! yürürken tabanlarına yayılan sıcaklık bile onu rahatsız etmemiş, bunun da cennetin güzelliklerinden biri olduğunu sanmıştı.

ışığa doğru ilerledi. sırat köprüsü'nde trafik biraz yoğundu ama doğru adımları atarak, birkaç kez de sürekli yere baktığı için önünde ilerleyen kişiye çarparak geçmeyi başardı. yeşil çayırlara ulaştığında kafasını kaldırdı, insanlara baktı. herkes oldukça uzun görünüyordu, sanki nba oyuncuları toptan diğer tarafı boylamış gibiydi. ama bu elbette imkansızdı. ne o münafık amerikanlar arasından doğru düzgün müslüman'ın çıkması mümkündü ne de nba'de kadınların bulunması. ama burada bir sürü kadın vardı, hiçbiri de çarşaf giymemişti. hatta... hatta pek bir şey giymedikleri de söylenebilirdi.

kadınlardan biri humeyni'nin boynuna bir sicim bağladı ve çekmeye başladı. başta biraz inat etse de göz hizasında bulunan kalçaların fikrini değiştirmesi uzun sürmedi; kadın önde, imam arkada ilerlemeye başladılar. yürürken çevresine de bakıyor ve şaşkınlığını gizleyemiyordu. insanlar geçit töreni izler gibi toplanmış, amerikan bayraklarını sallıyorlardı. bu ne biçim bir cennetti?! peki ya şeytan amerika'nın burada ne işi vardı?

humeyni bir an amerika konusunda hata yapmış olabileceğini düşündü. ne var ki cennette olmayabileceğini hala hayal bile edemiyordu. ta ki karşısında özgürlük anıtı'nın (humeyni'yi korkutmak için yapılmıştı) omzuna kolunu atmış, keyifle gülümseyen ve yaklaşmasını işaret eden devasa iblis'le karşılaşana kadar. işte o anda dizlerinin bağı çözüldü, yere düşerken acı bir çığlık attı:

MEEEEEEEEE!

humeyni'nin şaşkınlığı korkunun ve üzüntünün önüne geçmişti. neden çığlık atarken koyun sesi çıkarıyordu ve allah kahretsin neden cehennemdeydi?!

- neden cehennemde olduğunu merak ediyorsun sanırım?

humeyni "evet şeytanın dölü allah'ın belası kafir (ve ağzımıza almayacağımız küfürler [ağzımıza kibarlığımız nedeniyle değil, humeyni'nin bazı organlarını da içerdikleri için almıyoruz, yanlış anlaşılmasın])" demeye çalışırken yine sadece "meeeee" diyebildi. neyse ki bizim keçi bu dile de aşinaydı, anlaşmakta zorlanmadılar.

- seni buraya getirmek için çaba göstermedim ruhullah. allah seni yanında istemiyor. yaptıkların yüzünden hiçbir zaman cennete giremeyeceksin.
- ben her şeyi allah için yaptım! senin yargını kabul edecek değilim!
- ben de öyle düşünüyordum. bu yüzden benim yargımı değil, şeriatı kullanacağız. ama senin kendi çıkarlarına uydurduğun şeriatı da değil! şimdi suçlarını okuyorum, yüzün kızarmadan dinleyebilecek misin?

humeyni'nin günahları arasında neler yoktu ki? kendi inançlarını ve hayat görüşlerini savunan insanların ölümüne sebep olmak belki de bunlar arasında en basit olandı. ancak onu en çok şaşırtan, karısını aldatmakla suçlanmak oldu.

- kesinlikle hayır! ben helalim olmayan hiçbir kadına el sürmedim!
- kadın demedim zaten ruhullah. "bir erkek; koyun, inek, deve gibi hayvanlarla seks yapabilir. ancak boşaldıktan sonra hayvanı öldürmelidir. etini kendi köyünün insanlarına satamaz ancak komşu köyde satmasında sorun yoktur." bu sözler sana ait değil mi?
- doğru. ama...
- ama? şu koyunlar... adlarını hatırlıyor musun? birine fatima diyordun galiba? diğeri? hacer? ayşe?

sadece o zaman, eşini aldatmak konusunda yalan söylediği için humeyni kalbinde bir ağırlık hissetti. bir anlık vicdan muhasebesi yerini buldu, aniden gelen pişmanlık sert bakışlarının ardına saklanamadan iblis tarafından farkedildi. böylece humeyni cehennemdeki yerini garantiledi. belki standartlara göre küçük bir meseleydi. ama cehennemde geçireceği süre boyunca bundan ve diğer yaptıklarından ziyadesiyle pişman olması sağlanacaktı. özellikle de zebaniler için özgürlükler ülkesi sayılan cehennemde bir koyun olarak yaşayacağı düşünülürse...

kararın ardından ayetullah humeyni cezasını çekmeye gönderildi, dekorlar toparlandı ve cehennem normal düzenine döndü. iblis özgürlük anıtı'nı bir teşekkür mektubuyla birlikte tanrı'ya gönderdi. yıllardır cehenneme cezayı bu kadar hakeden biri gelmemişti.

============

- ama anne, bu hikayeye göre allah ve şeytan birlikte çalışıyorlar? doğru mu bu?
- bilmiyorum tatlım, buna zamanı gelince kendin karar vereceksin. tıpkı onların varolup olmadıklarına karar vereceğin gibi.

23 Ocak 2010 Cumartesi

Confessions of an Advertising Man

Tüm reklamcıların cehennemde oldukları doğrudur. Ancak onların cehennemde olma nedeni insanlara yalan söylemeleri, boku cilalayıp matah bir şeymiş gibi satmaları değildir. İyi reklamcılar yaptıkları iş nedeniyle kötü hissetmezler, vicdanları rahattır. Cehennem ise sadece vicdan azabı çekenlerin girebildiği bir VIP Club'dır. Kurdukları her cümleyle günaha davet eden reklamcıların cehenneme girişi ise oldukça ilginç ve yeni bir olaydır.

Aslında hepi topu iki yıl öncesine kadar cehennemdeki reklamcı nüfusu oldukça azdı. Orada bulunanlar da ya reklamcı olmak zorunda kalmış sosyalist yazarlar ya da mesleklerinden bağımsız olarak yaşadıkları olayların ağırlığını kaldıramamış tiplerdi. İlk gruba girenler sadece yanlış bir iş yaptıklarını düşünüyor, ikinci gruptakilerse yaşamalarının bile yanlış olduğuna inanıyorlardı. İki grubun tek ortak noktası, İblis için sadece bir istatistik değeri taşımalarıydı. Gidip sorsanız, İblis onların mesleklerini bilmek bir yana dursun, neredeyse varlıklarından bile haberdar değildi.

------------------

İblis bir süredir dizilere sarmıştı. MadMen'in sadece 1960'ların kaymak tabakasındaki insanlık dramlarını anlattığını sanıyor, ülkenin diğer yanında hippiler gibi renkli karakterler varken, neden New York gibi vasat bir yerde çekildiğini ve sıradan insanları konu aldığını anlamıyordu. Aslında İblis adamların reklamcı olduğunu bile farketmemişti. Sadece dizide ismi geçen markaları not alıyor, "sponsor olacak kadar paraları varsa, kesinlikle cehenneme girecek nedenleri de vardır, araştırmak lazım" diye düşünüyordu.

Bir gün kahve servisine gelen zebanilerden birine bu adamların neden mesai saatlerinde bu kadar rahat içebildiklerini sordu. Zebani omuzlarını silkip "bilmem," dedi, "sanırım yaratıcı yönetmen olunca istediğiniz gibi davranma hakkı da kazanıyorsunuz."

İblis'in tek kaşı kalktı. Yaratıcı yönetmen kavramı ilgisini çekmişti. Yaratmak Allah'a mahsus olduğuna göre bu adamlar düpedüz Allah'a şirk koşmaktaydı. Sanatçılar da yaratıyordu, hatta bir insana göre yaratıcılığın en üst noktalarından birinde bulunuyorlardı ama hiçbiri unvanlarının başına "yaratıcı" kelimesini koymuyordu. Kayda değer bir şey yaratmayan, hatta kavramları birleştirip toplumun ilgisini çekmek dışında bir şey yapmayan reklamcılar ise yaratıcılığı sahiplenmiş görünüyorlardı. Bazıları vardı ki, bu kadarını bile yapmıyor, buna rağmen payelerini gururla, hatta kibirle taşımaktan hiç çekinmiyorlardı.

İblis, Tanrı'yı bu durumdan haberdar etmek üzere telefona sarıldı. Nihayetinde o da bir kuldu ve daha önemlisi, bu işten ciddi çıkar sağlayabilirdi.

------------------

- Cennet İletişim Hattı'na hoş geldiniz. Ölmüşlerinizin ruhu için 3 ve 1, günahlarınızın affı için 41, gerçek bir inanansanız 42846, sorularınız için 58726'yı tuşlayınız. Yanlış yerde olduğunuzu düşünüyorsanız lütfen bekleyiniz, henüz cezanız bitmemiştir.
- Cebrail, selam. Ben İblis. Tanrı'yla görüşecektim.
- Aaa, selam İblis. Ben de aramanı bekliyordum. Tanrı seninle yine konuşmayacak ama bir mesajı var. Sana "saçmalama, elbette farkındayım ama olmaz o iş" dememi istedi.
- Ama neden?!
- Bilmem? Neden böyle bir şey söylediğini bile bilmiyorum. Planları ve mantığı bizi aşıyor, sen de anlamak yerine sadece inanmaya çalışmalısın.
- Peki. Bir şey anlayacağını düşünsem bunu seninle tartışırdım ama biliyorum ki tamamen faydasız olacak. Hoşça kal.

İblis telefonu kapadıktan sonra televizyonun karşısına geçti, MadMen'i açtı. Şimdi farklı bir gözle izliyor, bir yandan da bu tip adamları kendi istekleriyle cehenneme çekmek için ne yapması gerektiğini düşünüyordu. Fikrin gelmesi uzun sürmedi. Elbette reklamcıları kendi silahlarıyla vuracaktı.

------------------

Erkeklerin kalbine giden yol midesinden geçer diyenler yanılırlar. Damak tadı kadınlar için önemlidir. Bu yüzden elma Havva'ya gönderilmiştir. Erkeklerin kalbine gözlerinden ulaşılır. Gösterip vermemek esastır. Neyse ki insanların hepsi böyle saçma formüllere bağlı yaşamazlar. Ama bunlara inananlar, her türlü reklama da inanırlar.

Reklamcılarda ise durum biraz farklıdır. İşin içinde oldukları için eleştirel bakabilir ve yumuşak karınlarını bir yere kadar saklayabilirler. Çoğu, doğal ortamlarında normal insan gibi görünürler. Sıradan yemekler yer, sıradan eşofmanlar giyer, sıradan sohbetler eder, sıradan rüyalar görürler. Bu ortamlardan çıktıklarında; örneğin müşteri karşısındayken, karşı cinse kur yaparken veya eleştirildiklerinde, reklamcılıklarını sonuna kadar kullanır, karizmadan çatlayacak duruma gelirler. Öyle ahım şahım bir zeka gerekmez, hemen hepsi kendilerini David Ogilvy’nin "Tolerate genious" sözünün nesnesi olarak görüp tripten tribe girerler. Ama genellikle normal insanlar oldukları ve zamanlarının sadece %30'unu kasılarak geçirdikleri için (ve bazen müşteriler yüzünden gerçekten acı çektikleri için) cennete kabul edilirler.

Şu anda İblis reklamcı konumundaydı, reklamcılar ise müşteri. Dizleri çıkmış evladiyelik eşofmanına ve ahı gitmiş vahı kalmış lekeli tişörtüne veda edip kemik gözlüklerini taktı, Photoshop'u açtı. Sadece cehennemde yürütülecek bir reklam kampanyasıyla cennetteki reklamcıları toplayacaktı.

------------------

İblis'in çok uğraşması gerekmemişti. Sadece "abandon all hope" tabelasını değiştirip kapıya zebellah gibi iki güvenlik görevlisi koyması yeterli olmuştu. Bir süre güvenlik görevlileri kimseyi içeri almadılar. Buraya girecek kadar karizmatik değilsin, yeteri kadar zeki değilsin, sen buna günah mı diyorsun gibi cümlelerle herkesi kışkışladılar. Birkaç gün geçmeden cennete alınacak olanlar bile cehennemin kapısında kuyruk oluşturmuştu. Sadece cehennemde yayınlanan ve cennete sokulması kesinlikle yasaklanan derginin bir kopyası (daha doğrusu, tek kopyası) dışarı sızdırılmıştı. Herkes dergideki haberleri konuşuyor, reklamı yapılan ve sadece cehennemde bulunan ürünleri satın almak istiyordu. Kimse henüz cehenneme girebilmiş değildi ama pek çok kişi bunu bir statü simgesi olarak görmeye başlamıştı bile. Haberlerin cennette yayılması gecikmedi.

Reklamcılar meleklerin bile ilgisini çeken bu kampanya nedeniyle derin bir umutsuzluk yaşıyorlardı. Hayatları boyunca cilalayıp satmayı başardıkları hiçbir şey, gerçekten zararlı olanlar bile böyle bir başarı yakalamamıştı. Sigara satmak bir şey değildi, bunun için "öleceksin ama en azından yaşamdan keyif al" demek yeterliydi. Şeytan bunu bile yapmamış, hedef kitlesine hiçbir avantaj sunmamıştı. Bütçe kullanmamış, görsellikle kotarmamış, doğru düzgün slogan bile yazmamıştı. Üstelik fikir çok basitti, sıradan bir insanın bile aklına gelebilirdi. Allah böyle kampanyanın belasını versindi!

Kampanya sonucunda reklamcıların hiçbiri cehenneme gitmek istemedi. Ne var ki kıskançlıkları öfkeye dönüşmüş, cennette huzuru bozacak boyuta varmıştı. Basit bir kampanya yüzünden şu güzelim ortamı bozdukları için suçluluk duyuyorlardı. Suçluluk vicdan demekti. Vicdanı rahat olmayanların da gidebileceği tek yer cehennemdi.

------------------

İblis, ödüllük bir iş yapmamıştı, gerçek dünyada büyük ihtimalle yaratıcılığıyla ünlü reklamcılardan biri olmazdı. Ama satışın kurallarını herkesten iyi biliyordu ve yine amacına ulaşmıştı. Kahvesini ve abur cuburlarını alıp televizyonun karşısına oturdu, haberleri izlemeye başladı. Gerçek hayatın gerçekçi bir kurgudan çok daha eğlenceli olduğunu düşündü.