ölünün ardından konuşmalar, diğer taraftan dedikodular, bir takım terbiyesizlikler, şakalar
4 Ağustos 2009 Salı
Why so delirious?
Heath Ledger kendisi hakkında verilen kararı öğrendiğinde bekleyişin bitmesine sevinse mi, üzülse mi bilemedi. İki zebani eşliğinde cehennemin kapısına doğru ilerlerken gözlerini kapadı ve ilk şoku kolay atlatmayı umdu. Ne var ki kapıdaki yazı etkisini anında göstermiş, Ledger’ın tüm umutlarını ortadan kaldırmıştı.
Kapıdan geçip birkaç adım attıktan sonra gözlerini korkuyla açtı. Karşısında uzanan yemyeşil düzlük, bungee jumping yapan insanlar ve duyduğu neşeli çığlıklar, o zamana kadar biriktirdiği tüm stresi çılgın kahkahalarla dışa vurmasına neden olmuştu. Son rolünde kazandığı deneyim de eklenince, adamın aklını son hızla kaçırması ancak normal karşılanabilirdi.
Yanındaki zebaniye dönüp "Bana o salak fıkradaki ekran koruyucu şakasını yapmıyorsunuz, di mi?" diye sordu. Zebani umursamaz bir tavırla, "saçmalama" dercesine omuz silkti ve Ledger'ı olduğu yerde bırakıp ortadan kayboldu.
Ledger gözlerine inanamıyordu. Ortamın sıcaklığı hayli yüksekti, bir sürü yerde kaynayan kazanlar ve lav çukurları görüyordu, hatta kükürt kokusundan burun kemiği sızlıyordu ama birkaç yüz metre ileride insanların çılgınca eğlendiği yeşil bir alan vardı. Kare şeklindeki devasa yeşilliğin dört kenarında birer adam oturuyordu. Onlar ellerini oynattıkça tepesi görülmeyecek kadar yüksek bir platformdan kahkaha - çığlık karışımı bir ses yükseliyor, ardından bir grup insan bağırarak aşağı uçuyordu. Ledger geniş adımlarla kalabalığa doğru ilerlerken, ellerini cebine sokup hızlı ve sinirli adımlarla yürüyen, öfkesi yüzünden okunan bir adamla karşılaştı. Adam iyi giyimliydi. Cehennemde takım elbiseyle dolaşabildiğine göre oldukça nüfuzlu olmalıydı. Ledger’ın hevesle ilerlediğini görünce kolunu tuttu.
- Yerinde olsam oraya gitmezdim. Hepsi delirmiş bunların.
- Çok eğleniyor gibi görünüyorlar ama. Kim onlar? Burada çimen olması tuhaf değil mi? Başka ne tip eğlenceler var? Şu dört adam neden yerde duruyor? Platformun tepesini neden göremiyoruz? Neden gökyüzü...
- Sakin ol! Yeni olduğunu bu kadar belli edersen burada yerler seni. Saçın ve makyajından anladığım kadarıyla sen Heath Ledger'sın ve Joker'in etkisinden kurtulamamışsın. Ben Bugsy Siegel. Las Vegas'ın kurucularındanım. Burada da küçük bir kumarhane kurdum. Yani aslında senin çimen sandığın şey büyük bir çuha. Buradaki oyun için bu kadar büyük olması gerekiyor, nedenini sonra anlatırım.
Bu arada Bugsy de Ledger'la yürümeye başlamıştı. Birlikte çuhaya yaklaşırken alanın çevresindeki dört adamın da yüzleri seçilmeye başlamıştı. Ledger Al Capone ve Marlon Brando'yu tanıdı. Diğer iki adamdan 18. yüzyıl kıyafetleri giyenin yanında büyük bir hamburger tepsisi bulunuyordu. Diğer adam ise yanında bulunan yüzlerce kağıdı zaman buldukça imzalıyor ve ulak görünümlü birine veriyordu.
- İblis kumarhaneyi açmama izin verdi ama bunun cezam olduğunu başta fark etmedim. Masada gördüğün dört hıyar yüzünden şu anda borç batağındayım ve cehennemde olduğumuz için kasa her zaman kazanamıyor. Aslına bakarsan kasa hiçbir zaman kazanamıyor.
Bugsy yarı öfke, yarı ümitsizlikle içini çekti ve konuşmaya devam etti.
- Şu kağıtları imzalayan adam Sülün Osman. Şu anda oyun oynanan alanı bana satan o. Nasıl yaptığını bilmiyorum ama hala cehennemden arazi satmaya devam ediyor. İblis'le anlaşıp tüm satış işlemlerini hallettiğini söyledi, benim de salaklığıma geldi, imzayı attım. Şu anda yedi ceddimin ruhu Şeytan'a satılmış durumda ama nasıl olduğunu aklım almıyor bir türlü. Yanında hamburger tepsisi olan adam John Montagu, Sandwich Kontu. İşletmenin yiyecek işlerini üstlendi. Sandviçleri berbat ama burada yiyecek daha iyi bir şey yok. Bir şekilde ona da borçlu çıktım. Ödeyemeyince Al Capone'a haber verdi.
Bu arada Bugsy ayakkabılarını çıkarıp topuklarını gösterdi. Adamın topukları yamuk yumuk, sert ve tuhaf bir renkteydi. Al Capone topuklarına o kadar çok sıkmıştı ki, Bugsy ismini "Kurşun Topuk" Siegel olarak değiştirmek zorunda kalmıştı.
- Tahmin edersin ki işin içine mafya girince borcum hızla artmaya devam etti. Üstelik dördüncü oyuncu bulunamadığı için henüz kumarhanede bir el bile oynanmamıştı. Yardım istemek için gerçek bir baba gerekiyordu. Marlon Brando da oyuna böyle katıldı. Ama sürekli rol kesiyor, daha bir faydasını göremedim.
Ledger hikayeye o kadar kaptırmıştı ki, çuhadan giderek uzaklaştıklarını ve tepeyi tırmandıklarını fark edemedi. İki adam ağır adımlarla tırmanmaya devam ederken Bugsy oyun hakkında bilgi veriyordu.
- Poker oynamayı çok istedik ama burada sadece tarot kartları kullanabiliyoruz. Onlarla da ancak 51 oynanıyor. Çok sıkıcı olduğu için kurallar biraz değiştirildi. Şu bungee jumping yaptığını düşündüğün insanlar var ya... Onlar iskambil kağıdı olarak kullanılıyor. Kılıçlar için yeniçeriler var mesela. Kılıçların onlusunu atacakları zaman on tane yeniçeriyi tepeden aşağı gönderiyorlar. Tahmin edeceğin üzere, o kadar yüksekten düşen herkes yere çakılınca kağıt gibi oluyor. Yukarıda sırasını bekleyenler de deliriyor elbette. Kahkahayla karışık çığlıkların nedeni bu.
- Kupalar için kimleri kullanıyorlar? Alkolik sporcuları mı?
- Hayır. Bunun için eski papalardan yararlanıyorlar.
- Ama onların cehennemde ne işi var ki?!
- Papa XVI. Benedictus'u düşün. Cehennem için biçilmiş kaftanlardan söz ediyoruz burada.
- Vaov... Seninle karşılaşmam büyük şans oldu Bugsy. Bu kadar bilgiyi kimseden alamazdım herhalde.
- Şans, tesadüf... Bunlar hayattayken sorumluluktan kaçmak için uydurduğumuz kavramlar. Burada saçmalıklara yer yok. Tanrı zar atmaz Joker.
- Zar atmak mıaaaaaaaaaaa!!! Ahaaaaaaaaaaaaa!!! Ahahahahahahahahahaha!!!
Bugsy Ledger'ı aşağı iterken "Ruhlardan birini daha kurtardık. Kısa zamanda kâra geçerim artık." diye düşünüyordu. Aşağıdan Marlon Brando'nun kahkahası ve Sülün Osman'ın küfrü duyuldu...
- Oha! Jokerle bitti vay ibne!
3 Ağustos 2009 Pazartesi
Hell(o) Queen!
Kraliçeler birbirine girdi.
Cehennem Kraliçesi olmak için.
Yine bir cehennem günü, yine cehennem gibi bir gündü elbette. İblis odasında öfkesinden köpürüyor, bir aşağı bir yukarı volta attıkça ucu bucağı görünmez kapkaranlık tavanını –her nasıl oluyorsa- zangır zangır sallıyordu. Karşısındaki zebani korkudan büzüşmüş, küçülmüş, ufacık bir nokta haline gelmişti neredeyse. Tir tir titriyordu. Zebaniler aralarında çöp batırmış (Evet, batırmış. Bu tarz seçmeler için çöp çekmece değil, çöp batırmaca oynanırdı cehennemde.) o günkü isyanı İblis’e bildirecek cenabetin hangisi olacağına bu şekilde karar vermişlerdi. Sakınan göze mi yoksa başka bir yere mi çöp batar diye tartışırlarken, piyango şimdi İblis’in odasında titreyip durmakta olan zebaniye vurmuştu. Daha önceleri cenabet seçmek için kutup ayılarından faydalanıyorlardı. Ne de olsa, cehennemden ala çöl bulmak olanaksızdı. Ancak bu, başka bir hikayenin konusudur.
Cehennemde başgösteren isyan aslında daha önceleri ufak ufak filizlenmeye başlamıştı ama İblis dahil hiçkimse müdahale etmeye cesaret edememişti. Tarihin kadim kraliçelerine cehennem dar gelmiş, iktidar hırsı burada da gözlerini döndürmüştü. Görünen oydu ki, kraliçe olabilmek için ellerinden geleni artlarına koymayacaklardı.
İblis, durumun vehametinin farkındaydı, ama öfkesini kontrol edemiyordu. Biryandan da olayın nasıl olup da bu kadar büyüdüğünü merak ediyordu...
- Kocaları yok mu bunların?
- Biri hariç hepsinin var ama, kocaları onlardan korkuyor. Hatta Napolyon bu işe kesinlikle karışmayacağını, karısının içinde bulunduğu bir kavgadan sizin asla sağ çıkamayacağınızı söyledi. Bir de güldü utanmadan. Şimdi ne yapacak İblis, çok merak ediyorum, şapa oturduğunun resmidir, dedi. Ona göre, eğer biri size pabucunuzu ters giydirecekse bu kesinlikle Josephine olurmuş.
- Yok canım?
- Evet kulaklarımla duydum, aynen böyle söyledi. Süleyman ve Sezar da kendilerini odalarına kapatmış. Hürrem ile Kleopatra son zamanlarda pek sıkı fıkı olmuşlar. Hürrem, Josephine ile Elizabeth’in adamlarını boğdurtuyor, Kleopatra da mumyalatıyormuş. Bakmışlar böyle olacak gibi değil, 4 kraliçe bir araya gelmişler. Katerina, Victoria, Mary ve Antoinette’ e karşı birleşme kararı almışlar.
- Deme yahu, çok heyecanlı. Ee sonra?
- E öbürleri de boş durmamış tabi. Mari Antoinette dev bir pasta yaptırıyormuş. Diğer dördüne nazik bir mesaj eşliğinde yollayacakmış. Güya barışalım diyecek yani. Kraliçeler pastayı yiyip şişmanlayınca moralleri bozulacakmış. O zaman istediği gibi psikolojik baskı kurabilirmiş üstlerinde. Katerina da Hürrem, Josephine, Kleopatra ve Elizabeth’in adamlarını taciz ediyormuş. Pek çoğunu baştan çıkarmayı da başarmış üstelik.
- Ooof of.. Biliyor musun zebani. Ben buraya ilk geldiğimde cehennem bomboştu. Tanrı beni cezalandırdığını söyleyip buraya yollayınca bundan güzel ceza mı olur diye sevinmiştim. Her zaman nefret ettiğim insanlardan uzak tek başıma sakin bir hayat sürecektim. Bana verdiği cezanın inceliğini çok sonra anladım. İnsanlarla uğraşamıyorum. Üstelik sonsuza kadar gelmeye devam edecekler. İlk defa ne yapacağımı bilemiyorum. Gerçekten de ne ister kadınlar? Nasıl başa çıkabilirim onlarla?
- Efendimiz ben de bilmiyorum ama önünü alamazsak, sizin tahtınıza da göz dikmeleri an meselesi.
- Düşünüyorum. Bu işi belki ben halledemem ama..
- Ama?
- Halledebileceğini düşündüğüm biri var.
- Kim efendimiz?
- Hmm.. Ben neden bunu daha önce düşünemedim ki? Tabii ya !
- Nedir o efendimiz? Yine ne şeytanlık geldi aklınıza?
- Şu ilanı cehennemin en görünen yerlerine asın.
- Başüstüne. Bakabilir miyim? Ama? Hahahahahaha! Kudretli efendimiz. Harikasınız! Tam bir şeytansınız!
- Saçmaladığının farkında mısın zebani?

Ertesi gün cehennemin dört bir yanına asılan ilanlarda, kraliçeliğe adaylığını koymak isteyenler için bir adres gösterilmişti: Matild Manukyan. Kraliçeler gerçekten de paniklediler. Önce bu hiç tanımadıkları kadın hakkında kendi nüfuzlarını kullanarak bir araştırma yaptılar. Elde edebildikleri tek bilgi kadının rekortmen bir patroniçe olduğuydu. Bu küçük bilgi bile kraliçelerin sırtından aşağı tedirgin bir ürpermenin yayılmasına yetiyordu. Mülakat günü kraliçeler en güzel kostümleriyle olağanüstü meziyetlerini sergilemek için Manukyan’ın karşısında hazırdı. Hepsi de kendinin seçileceğinden emindi, mağrur tavırlarından taviz vermiyorlardı. Matild Manukyan, yan yana dizilmiş kuzu kuzu bekleyen kraliçelerin önünde bir aşağı bir yukarı voltalar atıyor, her birini tek tek dikkatle inceliyordu.
Gergin sessizliği Elizabeth bozdu, üzerindekiyle baskıyla daha fazla başedemeyeceğini anlayıp bağırdı:
- Ben bakireyim!
Matild Manukyan hızla Elizabeth’e döndü, gözleri parlıyordu. Elizabeth de dahil diğer tüm kraliçeler bu ani değişiklik karşısında ürperdiklerini gizleyemediler. Manukyan konuştuğunda, kraliçeler gerçekte neyle karşı karşıya olduklarını kesinlikle bilmiyorlardı.
- En yüksek fiyatı alan, kraliçe olur!
Evet, hiç ama hiç bir şey anlamamışlardı. Manukyan’ın tek düşündüğü ise, düzenlenecek bir açık artırmayla kraliçeleri satıp yepyeni bir rekora imza atmaktı. Kraliçelere ertesi gün için hazırlanmalarını söyledi ve yanlarından ayrıldı...
To be continued: Kraliçe Pazarı!
Çok yakında!