12 Nisan 2010 Pazartesi

şeytan azapta

günlük raporunu vermek üzere iblis'in odasına giren zebani, karşılaştığı manzara nedeniyle bir adım geri attı. şu anda rapor vermek için hiç uygun bir zaman değildi. işin kötüsü, kapıyı kapatıp olabildiğince uzağa kaçmak için çok geçti.

iblis'in her yeri yara bere içindeydi. mızrağını koltuk değneği gibi kullanıyor, kanayan çatal kuyruğu yere değdikçe yüzünü buruşturuyordu. mosmor gözlerinden çıkan ateş ne kadar sinirli olduğunu açıkça gösteriyordu. yanına yaklaşmak intiharla eşanlamlıydı. zebani ne ileri ne de geri gidebiliyor, burnundan soluyan iblis'in patlak dudaklarından çıkacak ilk kelimenin kaderini belirleyeceğini hissediyordu.

- geç otur şöyle. dur. oturmadan bana biraz sıcak su ve tentürdiyot getir. burada sağlık ekibi falan bulundurmuyorduk biz, di mi? sağol. dur oturma. biraz da merhem getir. sırtıma sür. hah, öyle. e5'e çevirdi sırtımı şerefsizler.
- n'oldu efendim?
- anlatsam inanmazsın.
- muhtemelen. ama siz yine de anlatın isterseniz.
- cehennemin dibini biliyorsun, di mi?
- evet, bir kez gitmem gerekmişti.
- hah. adamın biri ölmek üzereyken metresi miras dosyasını bulmuş. kendisine hiçbir şey bırakmadığını görünce sinirlenmiş, adama tam ölürken "cehennemin dibine kadar yolun var" demiş. hoş bir şaka olur diye düşündüm, cehennem kapılarından falan geçirmek yerine direkt oraya gitmesini sağladım. adamı cehennemin dibinde karşılayacaktım, hem sürpriz hem de ders olacaktı falan. biraz erken gitmişim, beklerken volta atmaya başladım. sonra ayağım kaydı ve düştüm.
- düşünce mi böyle oldunuz yani?
- cehennemin dibinde düşersen nereye düşersin biliyor musun?
- şey... hayır?
- dünyaya!
- ?!
- (gözlerini yere indirip burnundan nefes vererek) !
- (gözlerini iyice açıp başını histerikçe iki yana sallayarak) ???!!!
- ("n'oluyo olm, niye manyak manyak hareketler yapıyorsun" dercesine) ?
- ("ha, pardon, bir an aşırı tepki vermem gerektiğini sandım, devam edin siz" der gibi) ...
- eh, 2010 yıl sonra yeniden dünyada buldum kendimi işte. buradan düşünce orada yeri yararak, alevli malevli yukarı çıkıyorsun. çok şık. normal şartlarda insanlar sağa sola kaçışıyor ya da secde ediyor. tabi tahmin edersin ki dünya hiç de eskisi gibi değil. bu kez yüzeye çıktığımda kendimi otobanın ortasında buldum. bir de düşerken keyfimi göreceksin, neler neler bekliyorum böyle... bir norveç'e düşersem en az bir ay kalırım diye düşünüyorum, satanistler krallar gibi yaşatır beni diyorum içimden. ama bende o şans olsa cehennem'de olmazdım zaten. düşe düşe türkiye'ye, hatta daha kötüsü tem'den maslak'a bağlanan yola düştüm.
- bir şey anlamıyorum efendim. maslak ne?
- bir çeşit cehennem. bir yanında köprü trafiği başlar gibi, diğer yanında trafik zaten hiç akmıyor. öyle mendebur bir yer. zaten herkesin canı burnunda, ben de öyle yeri yarıp çıkınca bunlar bir galeyana geldi! nasıl küfür ediyorlar, duysan senin yüzün kızarır! ben yine karizmayı elden bırakmamaya çalışıyorum, başladım gürlemeye. inanır mısın, kornalarla küfürler arasında benim gökleri inleten sesim cılız kaldı. zaten sinirli adamlar, ağzımı da açtığımı görünce sille tokat giriştiler bana. trafik iyice kilitlendi. arkadaki arabalardan da gelmeye başladılar. vurdukça vuruyorlar. bir yarım saat meydan dayağı yedikten sonra polis geldi. allah dedim, biri imdadıma yetişiyor, bunlar beni yaka paça tıktılar ekip arabasına. kimlik soruyorlar, yok tabi üstümde hiçbir şey. apar topar düşmüşüm zaten, cüzdan da yok yanımda, rüşvetle de kurtulamıyorum. merkeze götürdüler bunlar beni. orada da bir temiz dayak çektiler. vallahi yanlışlıkla düştüm diyorum, dinlemiyorlar. sonra nezarette beklemeye başladım. gece bir olay çıkmış, karakolun büyük bölümü oraya gitmek zorunda kaldı, ben de bir şekilde kaçtım.
- vay be... yine iyi kurtarmışsınız bu kadarla efendim.
- bitmedi ki! oradan kaçınca başladım dönüş yolunu bulmak için yürümeye. saat olmuş gecenin kaçı. ben öyle deli danalar gibi yürürken kendimi kasımpaşa'da buldum. sokakta in cin top oynuyor. bir yandan da hissediyorum, cehenneme geçiş kapısı çok yakınımda. keyfim biraz yerine geldi, ıslık çalmaya başladım. bir dakika geçmeden ara sokaklardan üç genç çıktı, bana doğru yürümeye başladılar. piçler, ne almışlarsa ayakta duramıyorlar. kestiler bunlar yolumu, para istediler. ben bu sarhoşlara pabuç bırakır mıyım diyorum içimden; koskoca iblisim, benim de bir gururum var. "cin oldunuz da adam mı çarpıyorsunuz lan" diye bağırdım, her sokaktan biri çıkmaya başladı. üç kişi oldu mu sana otuz kişi?! bunlar da bir temiz sopa çektiler bana, ağzımı burnumu dağıttılar. orada bayılmışım. herhade öldüğümü sanıp bıraktılar. üstümde de bir şey bulamayınca...
- allah korumuş efendim, neler neler yapardı o pislikler.
- allah korumuş olsa şimdi kıçımın üstüne rahat oturuyor olurdum.
- yoksa?!
- (dolan gözlerini yere indirip "mnsktmnibnlri!" der gibi) ...
- ("olur öyle" dercesine omzunu pıtpıtlayarak) ...
- aaarrggghhhh! dokunmasana olm, acıyor! ya neyse. orada bayılmışım öyle, gözümü hastanede açtım.
- bu tedavi edilmiş haliniz mi?
- ne tedavisi canım? hastane dediysem özel hastane değil herhalde, ssk. koridorda yanımda yatan adam üç gündür yarasının dikilmesini bekliyormuş, kangren olmuş. etraf buram buram kükürt kokuyor. tamam dedim, burada da geçiş kapısı var. hemen bulup geri döndüm. orada kalıp tedavi beklemektense, cehennemde yaralarımı kendim dağlarım daha iyi.
- çok geçmiş olsun efendim. sizin için yapabileceğim başka bir şey var mı?
- sırtıma biraz daha merhem sürsene. şu omzuma da biraz tentürdiyot. agh! üfleyip sür hayvan! tavuğa tereyağı sürüyor sanki! tamam, çekil.
- tekrar geçmiş olsun efendim. bir şeye ihtiyacınız olursa...
- yok yok, sağol. ha, dur bi. o mevzudan kimseye bahsetmek yok tamam mı? birinden duyarsam, bir imalı bakış yakalarsam... bittin sen.

sonra o zebani bitti tabi. ama kimseye bir şey anlattığından değil. gaipten sesler korosunun ağzında bakla ıslanmadığından.

2 Şubat 2010 Salı

the imam

- anne... "yukarıda allah var" dedikleri zaman bizim üst kattaki komşudan bahsetmiyorlar, di mi?
- hayır tabi. o adamdan allah değil, ancak allahlık olur.
- ben allah'ı düşününce aklıma hep camideki imam geliyor. ama o da allah değil sanırım?
- yok, o da değil.
- ama allah'ı tanıyor, di mi? böyle arkadaşı gibi bir şey gibi sanki?
- aslında hayır. allah hakkında bir şeyler okuyan, sanki onun söylediklerini anlatır gibi konuşan imamlar var. ama onlar allah'ın arkadaşı falan değil, çoğunun hiçbir şeyden haberi yok. hatta kayda değer bir bölümünün cennette bile yeri yok. istersen sana hiçbir zaman cennete giremeyecek bir imamla ilgili bir hikaye anlatabilirim. ne dersin?
- olur!

============

3 haziran 1989... aylar süren bekleyişin ardından cehennem halkı geri sayıma başlamıştı. seyyid ruhullah musavi humeyni, nam-ı diğer ayetullah humeyni cehenneme geliyordu. kendisi olacaklardan habersiz, her şeyi allah için yapmış olmanın gönül rahatlığıyla gözlerini kapamış, milyonlarca müslüman tarafından taşınan tabutuyla son yolculuğuna uğurlanıyordu.

humeyni ilerlerken kafasında ani bir acı hissetti. dönüp baktığında tabuttan düşmüş olduğunu gördü, halkın sevgisi karşısında keyfi yerine geldi. hem allah için çalışmış hem de kestirdiği tüm kellelere rağmen inanılmaz sevilmişti. bu şartlar altında cennete girmesi kaçınılmazdı! yürürken tabanlarına yayılan sıcaklık bile onu rahatsız etmemiş, bunun da cennetin güzelliklerinden biri olduğunu sanmıştı.

ışığa doğru ilerledi. sırat köprüsü'nde trafik biraz yoğundu ama doğru adımları atarak, birkaç kez de sürekli yere baktığı için önünde ilerleyen kişiye çarparak geçmeyi başardı. yeşil çayırlara ulaştığında kafasını kaldırdı, insanlara baktı. herkes oldukça uzun görünüyordu, sanki nba oyuncuları toptan diğer tarafı boylamış gibiydi. ama bu elbette imkansızdı. ne o münafık amerikanlar arasından doğru düzgün müslüman'ın çıkması mümkündü ne de nba'de kadınların bulunması. ama burada bir sürü kadın vardı, hiçbiri de çarşaf giymemişti. hatta... hatta pek bir şey giymedikleri de söylenebilirdi.

kadınlardan biri humeyni'nin boynuna bir sicim bağladı ve çekmeye başladı. başta biraz inat etse de göz hizasında bulunan kalçaların fikrini değiştirmesi uzun sürmedi; kadın önde, imam arkada ilerlemeye başladılar. yürürken çevresine de bakıyor ve şaşkınlığını gizleyemiyordu. insanlar geçit töreni izler gibi toplanmış, amerikan bayraklarını sallıyorlardı. bu ne biçim bir cennetti?! peki ya şeytan amerika'nın burada ne işi vardı?

humeyni bir an amerika konusunda hata yapmış olabileceğini düşündü. ne var ki cennette olmayabileceğini hala hayal bile edemiyordu. ta ki karşısında özgürlük anıtı'nın (humeyni'yi korkutmak için yapılmıştı) omzuna kolunu atmış, keyifle gülümseyen ve yaklaşmasını işaret eden devasa iblis'le karşılaşana kadar. işte o anda dizlerinin bağı çözüldü, yere düşerken acı bir çığlık attı:

MEEEEEEEEE!

humeyni'nin şaşkınlığı korkunun ve üzüntünün önüne geçmişti. neden çığlık atarken koyun sesi çıkarıyordu ve allah kahretsin neden cehennemdeydi?!

- neden cehennemde olduğunu merak ediyorsun sanırım?

humeyni "evet şeytanın dölü allah'ın belası kafir (ve ağzımıza almayacağımız küfürler [ağzımıza kibarlığımız nedeniyle değil, humeyni'nin bazı organlarını da içerdikleri için almıyoruz, yanlış anlaşılmasın])" demeye çalışırken yine sadece "meeeee" diyebildi. neyse ki bizim keçi bu dile de aşinaydı, anlaşmakta zorlanmadılar.

- seni buraya getirmek için çaba göstermedim ruhullah. allah seni yanında istemiyor. yaptıkların yüzünden hiçbir zaman cennete giremeyeceksin.
- ben her şeyi allah için yaptım! senin yargını kabul edecek değilim!
- ben de öyle düşünüyordum. bu yüzden benim yargımı değil, şeriatı kullanacağız. ama senin kendi çıkarlarına uydurduğun şeriatı da değil! şimdi suçlarını okuyorum, yüzün kızarmadan dinleyebilecek misin?

humeyni'nin günahları arasında neler yoktu ki? kendi inançlarını ve hayat görüşlerini savunan insanların ölümüne sebep olmak belki de bunlar arasında en basit olandı. ancak onu en çok şaşırtan, karısını aldatmakla suçlanmak oldu.

- kesinlikle hayır! ben helalim olmayan hiçbir kadına el sürmedim!
- kadın demedim zaten ruhullah. "bir erkek; koyun, inek, deve gibi hayvanlarla seks yapabilir. ancak boşaldıktan sonra hayvanı öldürmelidir. etini kendi köyünün insanlarına satamaz ancak komşu köyde satmasında sorun yoktur." bu sözler sana ait değil mi?
- doğru. ama...
- ama? şu koyunlar... adlarını hatırlıyor musun? birine fatima diyordun galiba? diğeri? hacer? ayşe?

sadece o zaman, eşini aldatmak konusunda yalan söylediği için humeyni kalbinde bir ağırlık hissetti. bir anlık vicdan muhasebesi yerini buldu, aniden gelen pişmanlık sert bakışlarının ardına saklanamadan iblis tarafından farkedildi. böylece humeyni cehennemdeki yerini garantiledi. belki standartlara göre küçük bir meseleydi. ama cehennemde geçireceği süre boyunca bundan ve diğer yaptıklarından ziyadesiyle pişman olması sağlanacaktı. özellikle de zebaniler için özgürlükler ülkesi sayılan cehennemde bir koyun olarak yaşayacağı düşünülürse...

kararın ardından ayetullah humeyni cezasını çekmeye gönderildi, dekorlar toparlandı ve cehennem normal düzenine döndü. iblis özgürlük anıtı'nı bir teşekkür mektubuyla birlikte tanrı'ya gönderdi. yıllardır cehenneme cezayı bu kadar hakeden biri gelmemişti.

============

- ama anne, bu hikayeye göre allah ve şeytan birlikte çalışıyorlar? doğru mu bu?
- bilmiyorum tatlım, buna zamanı gelince kendin karar vereceksin. tıpkı onların varolup olmadıklarına karar vereceğin gibi.